Kayda Geçsin — XXXII

23 Nisan 2026 Havadisleri

Allan Johnson’ın Public Domain Review‘daki “Magic by Return of Post How Mail Order Delivered the Occult” başlıklı yazısında 20. yüzyılın başında ABD’de posta siparişiyle satılan okültizm kurslarının nasıl ortaya çıktığını ve bunların neyi temsil ettiğini inceliyor. Temel argümanı şu: Max Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” tezi gerçekleşmedi; aksine modernite, manevi arayışı kilise çatısından çıkarıp bireysel tüketim kanallarına aktardı. Linotype baskı makineleri, ucuz kâğıt ve gelişen posta ağları bir arada, okültizmi kitlesel ve hedeflenmiş biçimde dağıtılabilir hâle getirdi. Yazı, bu tablonun somut aktörlerini de ele alıyor: Şirket kimliklerini çoğaltarak piyasayı manipüle eden ve nihayetinde dolandırıcılıktan mahkûm olan Sydney Flower; sahte tarihsel soy ağacı inşa ederek AMORC’u kuran Harvey Spencer Lewis; tarot ve Kabbala’yı disiplinli, spekülatif söylemden arındırılmış bir öz-geliştirme yöntemi olarak sunan Paul Foster Case. Yazının sonunda yapılan ince ayrım kayda değer: Bu kursların müşterileri gerçek bir aşkınlık arayışındaydı; onlara sunulan ise çoğu zaman başlangıç ritüelinin ticarileştirilmiş, tekrarlanabilir bir yanılsamasıydı.

Bugünün kişisel gelişim endüstrisi, wellness ekonomisi ve terapi kültürü bu posta siparişi kurslarının doğrudan torunları 🙂 Aralarındaki sürekliliği görmek kıymetli.


Mark Kawar, Law & Liberty‘deki “Why America Stopped Annexing Territory?” başlıklı yazısında, ABD’nin tarihsel genişleme eğilimini ve bu eğilimin nasıl dönüştüğünü inceliyor. Temel argüman şu: ABD toprak ilhakından vazgeçmedi, daha verimli alternatifler buldu. Louisiana satın alımından İspanya-Amerika Savaşı’na uzanan dönemde toprak edinimi doğrudan ve rutin bir araçtı; hangi toprakların alınacağı tartışılırdı, alınıp alınmaması değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren bu hesap değişti. Üsler, ittifaklar, ticaret ilişkileri ve ekonomik kurumlar, toprak sahipliğinin sağladığı stratejik avantajları çok daha düşük yönetim maliyetiyle sunmaya başladı. Buna ek olarak self-determinasyon söylemi ve BM çerçevesinin yarattığı normatif baskı, ilhakın diplomatik bedelini artırdı. Kawar, Grönland örneğini bu dönüşümün somut özeti olarak kullanıyor: ABD stratejik hedefine askeri erişim anlaşmasıyla ulaştı, ilhaka gerek duymadı. Trump’ın Grönland teklifini bir sapma değil, hâlâ var olan genişleme mantığının yüzeye çıkması olarak okuyor; bu mantığın bastırılmış olması onu ortadan kaldırmıyor.


Arianne Shahvisi, London Review of Books‘taki “Gamer’s Dilemma” adlı yazısında, 2006 yılında Japonya’da piyasaya sürülen RapeLay adlı bilgisayar oyununun tetiklediği felsefi tartışmadan hareketle başlıyor. Tartışmanın merkezinde Morgan Luck’ın formüle ettiği “gamer’s dilemma” yer alıyor: Gerçek bir mağdur bulunmadığında sanal öldürme neden hoş görülür de sanal çocuk istismarı hoş görülmez? Felsefecilerin bu soruya verdiği en yaygın yanıt şu: kurgu içindeki öldürmenin soyut ve kişisel olmayan bir eylem olduğu, çocuk istismarının ise oyunlaştırılamayacak kadar ağır bir suç sayıldığı. Shahvisi’ye göre bu cevap tatmin edici değil. Bu ayrımın altında nesnel bir ahlaki fark değil, şiddete alışmışlığın yarattığı kültürel bir normalleşme yatıyor. Yazı bu felsefi zemini, günümüz savaş politikasını okumak için bir mercek olarak kullanıyor. Shahvisi’nin öne sürdüğü üç örnek, oyun-savaş sınırının nasıl aşındığını somutlaştırıyor: Ukrayna ordusunun Rus asker öldürmeye puan ve ödül sistemi getirmesi; Trump yönetiminin İran operasyonunu Call of Duty ve Grand Theft Auto kliplerine keserek, manosphere argosunu ve çizgi roman onomatopelerini kullanarak duyurması; Pentagon’un “lethalitymaxxing” gibi ifadelerle askeri güce estetik bir çekicilik atfetmesi. Yazara göre bu dil ve görsel çerçeveleme tesadüfi değil, stratejik: şiddetin görsel ağırlığını —enkaz altındaki çocuklar, kol bacak yitiren siviller ve benzerleri— önceden etkisiz kılmak için biçilmiş bir kalkan. Asıl argüman bu noktada keskinleşiyor. Shahvisi, Trump’ın İran saldırısının zamanlamasını Epstein dosyalarının kamuoyuna sızmasıyla yan yana koyuyor ve daha geniş bir örüntüye işaret ediyor: Clinton, Lewinsky skandalının en yoğun döneminde Irak, Sudan, Afganistan ve Sırbistan’ı bombalamıştı. Yazı buradan Epstein çevresindeki güçlü isimlerin yayımladığı özür açıklamalarına geçiyor ve keskin bir karşıtlık kuruyor: Bu kişiler çocuk istismarıyla ilişkilendirilmekten duydukları utancı dile getirirken, sipariş verdikleri ya da meşrulaştırdıkları operasyonlarda hayatını kaybeden yüzlerce, binlerce çocuktan tek söz etmiyor. Shahvisi’nin nihai savı şu: Batılı kamuoyunun çocuk istismarına gösterdiği ahlaki hassasiyetle savaşta öldürülen çocuklara gösterdiği kayıtsızlık arasındaki bu uçurum, tutarsız ama dürüst bir etikten kaynaklanmıyor; kurbanın ırkını, coğrafyasını ve siyasi değerini gözeten yapısal bir hiyerarşiden kaynaklanıyor. Oyuncunun ikilemi, aslında Batı’nın vicdanının ikilemine dönüşüyor.


Ahmad al-Sholi, Catalyst son sayısında yer alan “Palestinian Dilemmas” adlı uzun stratejik analizinde, 7 Ekim saldırısını bir başarı değil, derin yapısal sorunların kaçınılmaz sonucu olarak ele alıyor. Temel argüman şu: Hamas’ın militarizmi, Filistin halkının gerçek gücünü —kitlesel örgütlenme kapasitesini— sistematik biçimde köreltti ve bu körelme onlarca yıldır sürmekteydi. 7 Ekim, stratejik bir atılımın değil, birikmiş çaresizliğin ürünü. Yazı dört birbirine bağlı çelişkiyi derinlemesine işliyor. Birincisi, Hamas uluslararası hukuk çerçevesine ve iki devletli çözüme yaklaşırken eş zamanlı olarak militarizmi derinleştirdi; bu iki yön birbirini sürekli zedeledi. İkincisi, İsrail ekonomisinin olağandışı dirençliliği —savaş döneminde borsanın neredeyse iki katına çıkması, emeklilik fonlarının 130 milyar dolar büyümesi— ekonomik yıpratma stratejisini en başından geçersiz kıldı. Güney Afrika’daki siyah işçi sınıfının aksine, Filistinliler İsrail ekonomisinde hiçbir zaman kaldıraç noktası oluşturacak bir konumda bulunmadı; bu dışlanmışlık, her intifadanın ardından göçmen işçi dalgalarıyla pekiştirildi. Üçüncüsü, Hamas’ın Vietnam ve Cezayir direnişlerine yaptığı atıflar yüzeysel bir benzerlikten ibaret: Vietnamlıların bağımsız kuzey üsleri, sürekli kaynak akışı ve Tet Taarruzu’nu takip eden ikinci ve üçüncü dalgaları vardı; Hamas’ın tek seferlik bir saldırı planladığı, büyüklüğün de kontrolden çıktığı kendi açıklamalarında itiraf ediliyor. Cezayir ise tam tersine kitlesel örgütlenmeyi militarizmin önüne koymuştu, Hamas’ın imgelediği şekliyle değil. Dördüncü ve belki de en yapısal çelişki şurada yatıyor: 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü, 2021’deki Kudüs mobilizasyonu, Batı Şeria’daki sosyal sigorta kampanyası gibi kitlesel hareketler birer birer filizlendi; Hamas bunları ya görmezden geldi ya da silahlı tırmanmayla bitirdi. Yazara göre bu körelme kasıtsız değil —dış destekçilere (İran, Hizbullah) ve bölgesel kamuoyuna yaslandıkça iç kitleyle organik bağ zayıfladı. Al-Sholi’nin çıkış önerisi sert ama net: kurtuluşun gerçekçi tek yolu, uluslararası dayanışmayı kurumsal ağlar üzerinden örgütlemek ve Güney Afrika deneyimini referans alarak Amerikan işçi hareketi ile köprüler kurmaktır. Bu da mevcut sendikal yapıların zayıflığı ve ağırlığın öğrenci hareketlerine kayması nedeniyle zorlu, ama hâlâ mümkün bir yoldur.


Julian Lucas, New Yorker‘daki “When Your Digital Life Vanishes” başlıklı yazısında veri kurtarma şirketi DriveSavers’ı ziyareti vesilesiyle dijital kaybı hem teknik hem de varoluşsal bir mesele olarak ele alıyor. Yazının omurgasını oluşturan kişisel hikâye şu: Lucas, hayatını kaybeden babasından kalan son sesli mesajları ve mesajları barındıran telefonunu yitirmiş; babanın hard disklerini de yıllar sonra bulmalarına rağmen kurtarma girişimi kısmen başarısız olmuş. Bu kayıp yazıya duygusal bir çıpa işlevi görüyor. DriveSavers’ın çalışma ortamının aktarımı teknik bir anlatıya dönüşüyor; ancak Lucas bunu arka planda tutuyor. Asıl sorusu şu: Dijital kayıp gerçek bir yas nesnesi midir? Yanıtını farklı figürler üzerinden tarıyor: yedi yıllık kitabını silip ardından görsel sanatçıya dönüşen edebiyat profesörü, Eaton yangınında evini yitiren ve babasının Pasifik fotoğraflarını kaybeden adam, filmi DriveSavers sayesinde geri kavuşan belgeselci. Yazının sonunda ulaştığı yargı hem sade hem de açık: Bazı kayıplar bizi onları barındıran kayıt araçlarından daha uzun yaşayan hikâyelere dönüştürür. Babasının kendisine anlattığı bozuk film hikâyesi —ki o film hiç kurtarılamamış— sahip olduğu en değerli miras olarak kapanışa taşınıyor.

Ne mümbit bir konu çıkar şu dijital kaybın yas nesneliğinden! Yas nesnesi olarak veri fikri dijital çağın henüz tam olarak işlemediği bir şey olabilir. Yeni bir duygu/hissiyat biçimi bile olabilir sanki. Çok ilginç.

 

 

Öne çıkan görsel: Theodore Roosevelt ve Rough Riders, 1898 civarı.