Herkes her şeyi konuştu, yazdı, çizdi, saçmaladı, makul konuştu. Bir kez daha teyit etmiş oldum ki herkesin aynı şeyi konuştuğu, herkesin gündeminin aynı olduğu bir şeyden hızla uzaklaşıyorum. Hemen herkesin bir şekilde Odysseia gibi bir destandan bahsetmesi çok saçma değil mi yahu? Tamam film hakkında konuşuluyor ama ister istemez destanı imliyorsun ve meselen o oluyor. Nolan’ın ve PR ekibinin gücüne bak sen, tüm dünyaya “kahramanın yolculuğu”nu konuşturuyor. Kahraman kim, yolculuk ne, çok da elzem değil.
Şöyle bir baktım Nolan’dan ne izledim diye. Bin yıl önce The Prestige filmini izlemişim. Muhtemelen CD’den bile izlemiş olabilirim, 2006 diyor. Sonraları aşırı popüler oldukları için Inception ve Interstellar‘ı izledim, eksik kalmayayım diye. Bilimkurguya mesafeli olduğumdan olsa gerek üzerine pek de kafa yorduğum filmler değildi, belki de o dönem böylesi şeylere kafa yormuyordum emin değilim. Hayal meyal hatırlıyorum her ikisini de. İnsanlığın kendi sınırlarını aşıp yıldızlararası yolculuk yapması fikri bana hitap etmiyordu. Rüyalardan rüya beğenmek de önceliğim değildi. The Dark Knight‘ı da özensiz izlediğimi anımsıyorum. Tenet‘i sanki izledim emin değilim, Oppenheimer‘ı izlemedim. Tabi tüm bunlar benim alımlamam ve kişisel zevklerim ile ilgili. Nolan’ın sinema tekniğine ne diyebilirim.
The Odyssey için arkadaşımdan teklif gelmese gider miydim bilemiyorum, belki çok zaman sonra izlerdim. IMAX’te izleyelim derdinden yer bulunmadığını biliyorum. Ankara’da IMAX birkaç yerde varmış, en iyisi Paribu Cineverse Panora dediler, 21.30 seansına güç bela koltuk bulduk ve izledik.
Hacettepe’de felsefe bölümünde okumaya başladığımda Çetin Türkyılmaz hocanın özellikle okumamız gerektiğini söylediğini hatırlıyorum. O dönem etrafımdan bir kişinin okuduğunu anımsıyorum, hatta videolar çekiyordu. Ne de iyi yapıyordu, bugün nerede ne yapıyor hiçbir fikrim yok. Ama bir “tutunamayan” olduğundan şüphem yok [“üniversitede felsefe bölümü okunur mu?” temalı podcast düşünceme hazırlık adımları]. Sonraları tamamını okuyan bir arkadaşım daha oldu, ona zaten şaşırmadım. Klasiklerin hemen hepsini üniversiteye kadar bitirmiş bir acayip insandı. Ne mutlu ona, ne acı bana. Ben okumadım. Bir gün okur muyum, bilemiyorum. Buradan kendine pay çıkaracaklara peşinen ifade etmemde fayda var muhtemelen, şöyle kısa bir tweet atmıştım, genel: “O kitabı okumadım, o filmi de izlemedim, o albümden-sanatçısından haberim yok. Belki hayata geç başladım, canım istemedi, ona sıra gelmedi, belki sırf puştluğuna, sonu yok sebeplerin, bahanelerin. Ömür yettikçe bir seçki ile ilerleyeceğim işte. Zorlamanın alemi yok. Bu kadarım.”
Sinematik anlamda hayli keyifli, güçlü, seyir zevki yüksek bir film izlemiş oldum. “Beni sinemaya getirdi” demeyeceğim, zaten gidiyorum, sinemaya zaman ayırmaya çalışıyorum. Nolan gibi “devasa” işlere kafayı takmış biri var ve film çekiyor, biz de bir iki kahve parası verip izleyebiliyoruz, daha ne olsun. Ötesi, konuşulur tartışılır, sonu yok. Belki yalnızca şunu söyleyebilirim, demek ki herkes detaylı bir şekilde okumuş bu metni ve temel itirazlardan bir tanesi metindeki anlatı ile filmdeki anlatının birbirine uymamasıydı. Eee o yüzden zaten o kitap/metin bu da film/görsel ya. Ve adam bir yerde yönetmen-sanatçı, elindeki malzemeyi dilediği şekilde biçimlendirme, esin kaynaklarını dilediği şekilde eğip bükme hakkına sahip ya, bunu kullanmasında ne var? Aslına sadık bir şey istiyorsan aslını oku veya belgeselini izle. Bu bir kurgu, kurguda bunlar olacak, çok da kafayı takmamak lazım.
Son olarak şunu düşündüm, Nolan ister istemez sürekli olarak el arttırmayı düşünüyor, projeleri onu gösteriyor. İnsanlığın en büyük, en kapsamlı, derinlikli, güncel, hemen herkese nüfuz eden kadim hikâyesini film yaptın, bundan sonra ne olacak? 15 yaşında satrançta Dünya şampiyonu olmuş bir çocuk geri kalan hayatında ne yapmayı düşünüyor satrançta? Rekorlarına rekor eklemeyi mi, yeni öğrenciler yetiştirmeyi mi, hiç bilinmedik yeni açılışlar üretmeyi mi, hangisi? Biliyorum çok subjektif bir konu fakat ister istemez bunu düşünüyorum. Çünkü bir tür Opus magnum yarattığı iddia ediliyor dolayısıyla burada bırakabilirsin o zaman, eğer öyleyse, başka bir şey yapabilirsin bundan sonra.
Homeros’un senarist olduğu bir çağ. Sözlü kültürden dijital çöplük çağına. İnsan (olmak) sahiden zor.
- Orijinal Başlık: The Odyssey (2026, Birleşik Krallık, ABD)
- Yönetmen: Christopher Nolan
- Senarist: Christopher Nolan, Homeros
- Oyuncular: Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway
