Amerikan filmi izledik ya isimler filmin kendisinden önce geliyor maalesef. Var böyle bir mevzu, hemen isimler üzerinden övgüler vesaire. Godard’ın Le mépris‘de Brigitte Bardotlu beklenen sahneyi daha henüz filmin başına verip, alın izleyin sonra bırakın da filmimizi yapalım, demesi gibi baştan şu isim meselesini söyleyip kurtulayım da meselemize bakalım. Filmde üç karakter var ve üçü de Hollywood’un tanıdık yüzleri: Peter Fonda, Dennis Hopper ve Jack Nicholson. Şüphesiz Jack Nicholson’ın burada ve sinema kariyerinde yeri ayrı. Peter Fonda, babası Henry Fonda’nın oğlu olmanın ötesinde illa bir şeyler yapmıştır ama “Fonda” olmanın ekmeğini yemiş gibi. Dennis Hopper? Hem yönetmen hem oyuncu. Buralar elzem olan mevzular değil, geçelim. Ve sonda söylenecek şeyi yine baştan söyleyeyim: biliyorum her şeyden yüksek sanat ve yüzeysel övgüler çıkarmayı başarabilen cemiyet insanları bu film için de birçok şey söyleyeceklerdir kendilerinden beklenen. Gelgelelim bende tam bir karşılığı olmadı, MUBI’de beş üzerinden üç verdim.
Şimdi karşımızda iki motorcu var ama süregelen bir karakterin iki ayrı evresinin yansıması gibi. Biri kıyafetleri ve düşünce yapısı itibarıyla kovboy. Amerikan ulusal kimliğinin kurucu figürü. Sınırları genişletiyor, yasasız toprakları ehlileştiriyor, yalnız ve özgür bir adam. 19. yüzyıl adamı. İmkânı olsa atı tercih ederdi ama altmışlarda motor var. Diğeri tamamen motorcu. O da bir şekilde 20. yüzyılın kovboyu. Kovboyun uçsuz bucaksız ovaları ülkenin güzelim, ıssız ve geniş karayollarına bırakıyor. [Ne güzeldi yirmi dolar depo ile kilometrelerce gezebildiğim o yıllar!] O da yalnız, o da özgür. Ama 19. yüzyıl insanı doğa ve kaosu ehlileştirmeye çalışırken yani onları düşman bellemişken 20. yüzyıl insanı kendisine kurumları/sistemi düşman bellemiştir. Dolayısıyla Amerikan mitinin iki önemli figürü, iki kuşağı bir araya gelmiş filmde.
İçine girdiğimiz mekânlar, ağzımızdan düşmeyen otlar, komün yaşamları, uyuşturucu kafası ve etrafındaki anlatılar ve bir geçmişi, ailesi, mesleği, düzeni olmayan insanların yoldalığı… Tam bir hippilik değil, illa adı konacaksa 60’ların karşı-kültür arketipleri kahramanlarımız.
Kahramanın yolculuğu tarih boyunca neredeyse hiç değişmiyor. Kahraman her daim içinden çıktığı mekâna, topluma, mecraya, cemiyete-cemaate karşı olarak kahramanlığını inşa ediyor. Dolayısıyla kahramanlığını da yine bir yerde karşı olduğu şeye borçlu. Böyle bakınca trajik bir çaresizlik hissiyatına kapılmamak da zor çünkü, yersiz-yurtsuzluk bile başlangıçta bir yeri-yurdu gerekli kılıyor. Esaslı bir araftalık, askıda kalma hâli nasıl mümkün olabilir bilemiyorum. Hâliyle neredeyse hiçbir kahramanın kendinden menkul bir kıymeti yok.
Filmdeki kahramanlarımız da böyle. Roger Ebert abimizin de vurguladığı üzere, sistemden çıkıp emekli olmak isteyen kahramanlarımız bunu yaparken sistemin ekmeğini yemek zorundalar: sistemin mekânlarından (Meksika sınırı), sistemin ürünlerini (kokain) alıp yine sistemin oyuncularına (rock dünyasından isimler) satmak zorundalar. Her şeyi sistem içinde yap ama sistemden çıkışın da olsun, öyle mi genç dostum? Ee hâliyle olmuyor. Kâbus da bir rüya ve rüyadan çıkmak isteyenler çoğunlukla o kâbusu görerek uyanmak zorunda. Amerikan rüyası, Amerikan taşralısının, “özgürlük de neymiş lan” diyerek seni sistemin dışına atması/öldürmesi ile son buluyor. Bu kaçınılmaz bir sonuç gibi. Her daim masa kazanıyor.
Drive My Car filminde yazmıştım, bu tabir eski bir blues tabiri olarak “seks yapmak” anlamını da içeriyordu. Blues terminolojisi derya deniz. Ebert bunu iyi ki dile getirmiş, sonradan da baktım, eski Amerikan argosunda özellikle 19. ve 20. yüzyıl başı Amerikan argosunda, easy rider, genellikle sevgili/yatakta iyi olan partner, seks arkadaşı anlamı taşırmış. Ebert de güney argosunda fahişenin sevgilisi demek diye yazmış. Kadının kazandığı parayla geçinen adam yani. Bu tabir bile yola çıkabilmek için sistemin parasını kullanan kahramanlarımızı iyi anlatıyor.
Ölmeden önce ölmenin neliğini anlatmam lazım gibi. Zira yönetmemiz cenaze namazını ölmeden önce kıldırıyor bize. Kahramanlarımızın iki kadın ile birlikte mezarlığa gidip LSD aldıkları sahneler. Şüphesiz o kafayı seyirciye de yaşatmak için uzun, parçalı ve kasıtlı olarak rahatsız edici kurgulanmış sahneler. O sahnelerden hemen önce, karakterlerimiz kadınları beklerken Fonda’nın oynadığı karakter şöyle bir şey söylüyor: “Tanrı yoksa onu yaratmak gerekir.” O yılların karşı-kültürünün genel tanrı anlayışıyla da örtüşen bir ifade. Geleneksel dinin reddi ama yerine kişisel, deneyimsel bir anlam arayışı konulması. Nitekim yaratmaya da çalışıyor gibi. Mezarlık sahnesinde bir kadın heykelin kucağına oturması… Bu sahne şüphesiz ikonik. Fonda’nın karakteri bu sahnede bu heykele sarılarak ağlıyor ve “seni hiç sevmedim” diyor. Heykeli kim olarak görüyor, Meryem Ana mı? Belki de kendi annesi. Fark eder mi? Etmez. Sevilmeyenlerin varlığı, o isyancı kültürün motivasyonu olması açısından geçer akçe, bu yeterli. Ama Meryem Ana ise şayet bizi Michelangelo’nun Pietà adlı heykeline götürür: Çarmıha gerilme sonrası annesi Meryem’in kucağında yatan İsa tasviri. Mezarlıkta heykelin kucağına oturan film karakterimiz. Filmlerde sahne sahne sembol arama, birbirine referans verme bahsini sevmiyorum ama burada bunu zikretmek gerekiyor gibi. Zira karakterimiz tam da bu mezarlık sahnesinden önce “Tanrı yoksa onu yaratmak gerekir.” demişti. Ve işte yaratılmış bir Tanrı. Ağlak, savrulan ve günün sonunda ölen bir tanrı. Öyle ya da böyle. Yahut bir başka gözle yaratılamayan bir tanrı da olabilir. Okurun/seyircinin kendisine kalmış.

Bu karanlık atmosferden ve sinefil edalarından çıkalım. Kahraman ve kahramanlık üzerine konuşmak istiyorum. Burası daha münbit.
Nicholson’ın ağzından, sarhoş bir avukatın gözünden UFO ve dolaylı olarak uzaylılar hakkında şunlar söyleniyor: “Onlarda savaş, para sistemi yok. Lider diye bir şey yok çünkü herkes kendi kendinin lideri. Teknolojileri sayesinde herkesin yeme, giyinme, ev, ulaşım ihtiyaçları eşit olarak ve zahmetsizce karşılanıyor.” Çok tanıdık değil mi? 60’lar karşı-kültürünün ütopik manifestoları bunlar. Komünlerde yaşayanların, hippilerin, anarşistlerin hemen her birinin tahayyül ettiği, ulaşmaya çalıştığı atmosfer, ortam, topluluk. İşte gelgelelim, senaristin/yönetmenin başarısı olsa gerek, en azından birilerinin ayakları yere basıyor, bunlar uzaylıların gerçekliği ölçüsünde gerçek olan/olabilecek olan şeyler. Yani bir komün hayatı figürünün hayali ile uzaylının hayatı kesişebiliyor. Birinin daha imkânsızlığı ortaya çıkıyor değil mi? Dolayısıyla bu ütopya yeryüzünde mümkün görünmüyor. Başka bir gezegende, başka bir varlıkta varolabilir ancak. Amerika’da, 1969’da bu mümkün değilmiş. Tükiye’de, 2026’da da mümkün değil. Bu zaten benim ütopyam da değil.
Başka biri olma bahsi. Karakterlerden biri diğerine, hiç başka biri olmak istedin mi, diye soruyor. Başkalarının birtakım özelliklerinin kendimizde olmasını isteriz muhtemelen ama doğrudan biri olmak ister miyiz? Kendi adıma sanırım bu sorunun cevabı hayır. Bunu diyorum ama bunu söylerken kendi olmaklığımdan %100 memnun olmam gibi bir şeyden ötürü değil ki zaten öyle bir memnuniyet de yok. Hatta o kadar düş kurmaktan uzaklaşmışım ki aklıma dahi gelmemiş şöyle biri olsam mı diye. Belli ki kendimi kabullenmişim, bu iyi bir şey.
Filmin tamamı düşünüldüğünde; karakterlerimiz (esasen bir yerde bizler) özgür değil gibi bir sonuca varmak mümkün. Yine de özgür olma peşinde yürümek, özgürlükten bir pay aldığımızı gösterir mi, why not? Bir ütopyanın peşinde olsak dahi. Motivasyon aracı olarak idealler ve ütopyalara evet ama ayağı yere basmayan her hamleyi sınama hakkımız da kaçınılmaz olabilmeli. Karşı-kültür bir tercih bunu tercih eder miydim? Hayır. Düzen, benim neredeyse kırmızı çizgim gibi. Falanca kalemimin yeri bile bellidir, yokluğu/yerinde olmayışı beni anlık bir tatsız hâle büründürebilir. Bunu yıllar içinde törpülediğimi söyleyebilirim ama bunlar hâlâ “bana dair şeyler”. Günün sonunda bırakınız içsinler bırakınız sevişsinler diyen taraftayım ona şüphe yok ama bunun bir yaşam biçimi olması, her gün bambaşka bir yerde bambaşka insanlarla akışta olmak, tüm bunlar; savrulmuş ve tutunamamış bir yaşamı imliyor ve bu bana oldukça uzak. Belki de tüm o flâneur söylemlerim, karşılığı olmayan birer retorikten ibarettir.
- Orijinal Başlık: Easy Rider (1969, ABD)
- Türkçesi: Özgürlüğün Bedeli
- Yönetmen: Dennis Hopper
- Senarist: Peter Fonda, Dennis Hopper, Terry Southern
- Oyuncular: Peter Fonda, Dennis Hopper, Jack Nicholson
