22 Nisan 2026 Havadisleri
Jung H. Pak, Foreign Affairs‘daki “How North Korea Won: The Strange Triumph of Kim Jong Un” adlı yazısında Kim Jong Un’un 2020’deki dip noktasından —ekonomik çöküş, uluslararası yalnızlık, pandemi— 2025’te Çin ve Rusya ile yan yana poz veren bir bölgesel güç oyuncusuna nasıl dönüştüğünü ele alıyor. Pak’ın argümanı iki boyutlu: Bu yükseliş hem konjonktürün —Ukrayna savaşı, ABD-Çin rekabeti— hem de Kim’in bireye özgü becerilerinin ürünü. Büyük güç çatışmasının açtığı boşlukları doldurmayı bilen ender küçük devlet liderlerinden biri olarak çiziyor onu. Dönüşümün somut anatomisi nettir. Kuzey Kore, Rusya’ya 20.000’i aşkın konteynerde mühimmat, en az altı milyon top mermisi ve 11.000 asker gönderdi; karşılığında petrol, buğday, uydu teknolojisi ve uluslararası finansal sistemlere erişim kazandı. Bu ilişki ordunun muharebe kapasitesini de yukarı çekti. Ukraynalı komutanlar, Kuzey Koreli askerlerin artık insansız hava araçlarını etkin biçimde kullanabildiklerini teyit ediyor. Çin cephesinde ise Beijing, 2025 askeri geçit töreninde Kim’e nükleer silahsızlanma koşulunu gündemin dışında tutarak yer açtı; bu, Kuzey Kore’nin nükleer bir güç olarak fiilen tanındığına işaret ediyor. Pak’a göre mevcut tehdidin asıl özgünlüğü buradan kaynaklanıyor: Kim artık yalnızca Yarımada’yı değil, ABD’nin küresel ittifak yapısını ve Güney Kore-Avrupa-ABD üçgenini sarsacak diplomatik manevra alanına sahip.
Sam Kahn, Persuasion‘daki “Want To Save the Humanities? Start Reading” adlı yazısında beşeri bilimlerin üniversitedeki çöküşünü yazmış ve ardından alışılmadık bir yere varıyor: Kurtarılacaksa, bu kurtarış okullar aracılığıyla olmayacak. Syracuse’un 93 programı kapatması, Harvard’da beşeri bilimler öğrencilerinin otuz yılda yüzde otuzdan yüzde ona düşmesi, Columbia öğrencilerinin liseyi kitap okumadan bitirdiğini itiraf etmesi — bunların hepsi aynı yapısal kırılmaya işaret ediyor: Uzun soluklu okuma, genç nesiller için artık işlevsel bir pratik değil. Kahn bu durumu bireysel bir tercih meselesi olarak değil, teknolojinin gündelik hayatı yeniden örgütlemesiyle ortaya çıkan nesil çapında bir bilişsel dönüşüm olarak okuyor. Kahn, beşeri bilimlerin değerini ne iş piyasasına hazırlık ne de elit çevrelere giriş bileti olarak tanımlıyor. Değerleri başka yerde: kendi içinde ilgi çekici olmaları, egonun dışına çıkmanın nadir yollarından birini sunmaları, geçmişle canlı bir süreklilik kurmaları. Bu çerçeveden bakıldığında müfredatı modernleştirmek ya da sınavları sıkılaştırmak sorunu çözmez. Bunlar semptomla değil, hastalığın kendisiyle yüzleşmeyi erteleyen önlemler. Asıl mesele şu: Üniversiteler öğrenci-müşterilerine yanıt vermek zorunda olan kurumlardır ve öğrenciler daha pratik şeyler talep ettiğinde kurumlar onlara doğru kayar. Beşeri bilimler bu yapıya sığmaz. Kahn’ın önerisi mütevazı ama tutarlı: Beşeri bilimler okulların tekelinden çıkarılmalı, internet aracılığıyla ömür boyu sürecek entelektüel pratiklere taşınmalı. Herkese açık ve erişilebilir dijital okuma toplulukları bu boşluğu kısmen doldurabilir zira teknoloji bu alanı daraltırken aynı zamanda yeni bir alan da açıyor. Kahn bu iddiayı salt teorik bırakmıyor; yazıyı kendi yürüteceği bir okuma grubu davetiyle kapatıyor. Biçim ile içerik örtüşüyor: Beşeri bilimlerin krizini anlatan bir metin, okumaya çağrıyla son buluyor.
Bu mesele çok su kaldırır, söylenecek de çok şey var aslında ama çözüm meseleyi dışarıya (okul dışındaki “sivil” hayata) taşımak mı onu bilemiyorum. Özellikle pandemi sonrasında başlayan uzaktan eğitimler, atölyeler ve son dönemde bayağı revaçta olmaya başlayan kitap kulüpleri gibi pratikler bir işlevi yerine getirirse de esasen meseleyi çok daha baltalıyor da olabilir. Çünkü bu tarz yapılar genellikle uzmanı olmayan kişiler tarafından yönetiliyor. Her gün birisi çıkıp bir atölye açabiliyor. Bu tarz mekanların varlığı küçük küçük topluluklar oluştururken aslında bir tür usta-çırak değil de şeyh-mürit yapısı oluşturuyor gibi. Katılımcıların bizatihi moderatöre müdahale etmesi söz konusu olsa dahi bu durum böyle. Hatta çoğu kez moderatörler gelen itirazlara kapalı oluyorlar. Çünkü böylesi oluşumlar bir tür güç mekanizması olarak da gözükebiliyor ve bir tür pazarlık kozu. Düzenli olarak 200 kişiyle okuma yaptığınız bir okuma grubu bazı yayınevleri için bulunmaz bir fırsat olabilir ve bu paraya çevrilebilir. Böylesi bir durum içerideki işlerin olması gerektiği gibi olmayacağını gösterir. Çok fazla dallanıp budaklanan bir konu. Bu konuyu ileride bir podcast konusu yapmak istiyorum.
Öne Çıkarılan Görsel: Harvard Seminar, 1977