Burjuvalar neden tablo yahut kimi nesneler biriktirir? Eşyayla kurdukları ilişkinin temelinde ne var? İlk akla gelen, kaçınılmaz olarak, kültürel sermaye bahsi. Zenginliğin bir beğeni biçiminde sergilenmesi. Çoğunlukla kibirli bir tavır gibi algılanır ama ben sınırların belirginleştirilmesi olarak okumayı tercih ederim. Sınıflı bir toplum varsa saflar sıklaştırılır, ait olunan cemiyet —ama bilinçli ama bilinçsiz— belli edilir. Sanat eserleri, antika eşyalar, ekonomik değerlerinin yanında o aidiyet hissini imleyen şeye dönüşür. Bu imkânlar bütünü, neyin değerli olduğunu belirleme gücünü de beraberinde getirir. Ama bunu bir yere kadar sorunlu görüyorum. Zira o andan itibaren sahne, burjuvalar arasındaki rekabete ve didişmeye evrilir. Cemiyet dışındakileri ilgilendiren bir şey yoktur; kimse sanat eseri, kimi nesneler biriktirmeye zorlanmaz.
Bunun istifçilik değil koleksiyonerlik olduğunu söylemek gerek. Nesneyle kurulan ilişkinin yoğunluğuna göre değişse de, burada yaşantıya, kimi bağlara verilen önemi de anlarız. Kıymetlidir onlar; anısı vardır, birilerini, bir zamanı, bir mekânı anımsatır. Kendi ürettiği anlama sığınıp kendini onun peşinden sürükleyebilir. Böylesi tercihler, kişiyi tamamlayan şeylere dönüşür. Yalnızca sahip olma edimine dönüştüğünde yoldan çıkılmıştır diyebiliriz; burjuva kültüründen uzaklaşma da başlamıştır. Yaşamına bir amaç verme gayesi, amaçların nesnesi olmaya dönüşmüştür. Kapılmamak gerekir. İpler her daim ellerimizde olmalı. Güç bela elimize almışızdır, kaptırmamalıyız.
Şimdi, tamam biliyorum: sonsuza uzanacak denli tablo içinde tablo, resim içinde resim, oda içinde oda, yani şu mise en abyme bahsi gözümüze sokuluyor; tam da buradan yazarın derdinin izini sürmeliyiz. Öte yandan kitaptaki tüm o sıkıcı detaylarla boğulmuş sanat eserleri de uydurma. Yani sahtenin sahtesine derinlikli sahtelikler katıp bir tür meta-sahtelik (o ne demekse artık, yazarken ansızın türedi) dökülüyor önümüze. Bir de bu roman diye yedirilmek isteniyor okura. Ama bildiğimiz romanlardan olmadığını anlıyoruz. O zaman kitap da sahte mi yahu diyorsun; roman okumaya geldik ama bu öyle bir şey olmasa gerek. Esasen kitap da sahte. Metindeki her şeyin sahte, anlatılanların koca bir aldatmaca (kurmaca olsa dahi) olduğu yerde yazar, “okur neden eksik kalsın canım” deyip okuru da metnin sonunda aldatır.
Perec’in yaptığının bir yerden sonra gövde gösterisine dönüştüğünü düşünüyorum. “Bakın, en olmadık şeyleri dahi en ince ayrıntısına kadar ben tasvir edebiliyorum; siz sıradan okurlar, bana duyduğunuz hayranlık bir yana, yazma konusundaki mahirliğimi de görün, çatlayın” der gibi. Hatta bir tür tanrıcılık oynuyor ve bundan ciddi keyif de alıyor. Oyun oynarken en güçlü saldırı kombinini ısrarla kullanıp bölümleri rahatlıkla geçebilen ama günün sonunda oyun zevkini azaltan bir hamle gibi, Perec’in yazma biçimi. En azından bu kitapta öyle. Tamam anladık, en iyi tahayyül ve tasvir gücü olanlardan birisin sevgili Perec. Pessoa’nın yüzden fazla karakter yaratıp hikâyelerini yazdığını öğrenmiştim, sevgili Selahattin Özpalabıyıklar’ın hazırlayıp çevirdiği Pessoa : Personæ (Şiir, Öykü, Mektup) kitabını yayıma hazırlarken. Perec’te de onu sezdim.
Harikalar Odası‘nı okuyan okurdan yazarın beklentisi nedir? Bunu düşündüm. Yazar bunlara takılmak zorunda değil; hiçbir okuru olmasaydı da yazardı. Okur metne kendince anlamlar, anlamsızlıklar yükleyip yoluna devam edebilirdi. Ama kitap bittiğinde bunu birkaç kez sordum kendime. Niye? Ne bekledin, derdin neydi? Neyi bilmemi istedin? Hadi bilmek ağır gelecekse kavramak diyelim, nelere işaret etmek istedin? Yokluk üzerinden katmerli, sıralı, derinlikli bambaşka yokluklar yarattım mı diyorsun? Belki de ilk defa yazarın niyetini bu kadar esaslı sorguladım. Deneysel dedikleri şey bu mu?
Belli ki bir sanat eseri söz konusu olduğunda, sizin hakikat, gerçek, orijinal bellediğiniz her şey esasen çürük, sahte olabilir diyorsun. Hakikatin nasıl inşa edildiğine iyi bakın diyorsun. Peki, güzel. Pamuk ipliğine bağlı okur bunu çarpıtıp, bağlamından koparıp, “hakikatin kendisi de bir kurgu o hâlde canım” deyip suyun akışını değiştirmek isteyebilir. Bundan rahatsız olur musun sevgili Perec? Tanrıcılığı biraz da okur oynasın, değil mi?
Künye: Perec, Georges. (2024). Harikalar Odası, çev. Esra Özdoğan, (2. Basım), İstanbul: Can Yayınları.