21 Nisan 2026 Havadisleri
Mary Harrington, UnHerd‘de yayımlanan “The Return of Britain’s Slums” başlıklı yazısında günümüz İngiltere’sinde yeniden filizlenen kenar mahalle koşullarını —hâlihazırda farklı kökenlerden bin beş yüzü aşkın kişiyi barındıran South Ockendon kamp alanı bu durumun odak noktası— Tudor döneminden bu yana İngiliz siyasi ekonomisinin bünyesine işlemiş yapısal bir çelişkiye bağlıyor. Argümanın omurgası şudur: VIII. Henry’nin manastırları lağvetmesi, köylülüğü topraklarından söküp atan, sürekli “işgücü hareketliliği” dayatan ve mülksüzleştirmeyi ardından gelen yardım düzenlemeleriyle yama yama sürdüren yeni bir özel mülkiyet rejimini tarihe geçirdi. Harrington’a göre bu döngü kırılmadı; yalnızca küreselleşti ve kendini tüketti. Yazarın teşhis ettiği somut mekanizma, Çok Kişili Konutlar (Houses of Multiple Occupation, HMO) üzerinden işleyen rant ev sahipliğidir. Konut fiyatları her koşulda siyasi güvence altında tutulurken ve sanayisizleşme işçi sınıfının toplumsal yükselişini mümkün kılan işleri tasfiye etmişken, geriye kalan tek büyüme motoru kira getirisidir. Durgun piyasalarda %9’a ulaşan bu getiriyi sığınmacılar, düşük ücretli bakım emekçileri ve kurye şoförleri beslemektedir. Yazı, üç olası çıkış yolunu sıralayarak kapanır: geçici bir yara sarma, küresel bir gecekondulaşmanın kader olarak kabulü ya da kurumsal mülk sahiplerinde mülkiyetin neo-feodal yoğunlaşması. Bunların hiçbiri ümit verici değil.
Türkiye’deki durum, çok daha kısa bir döneme sıkıştırılmış hâlde benzer örüntüler gösteriyor gibi. 2000’li yılların inşaat patlaması, hane servetini gayrimenkule yapısal olarak benzer biçimde bağladı. Geldiğimiz yer açık, kiralar ücretlerin çok ötesine fırlamış hâlde, gecekondu alanları ve kaçak yapılaşma gibi düzensiz konut stokları da rant ekonomisine katılmış durumda.
Fintan O’Toole, New York Review of Books‘taki “The Right Amount of Crazy” başlıklı yazısında Trump’ın İran’a yönelik tehditlerini başlangıç noktası alarak bir soruyu merkeze alıyor: Deli numarası yapan biri aynı zamanda gerçekten deli olabilir mi? O’Toole bu soruyu Nixon’ın “Deli Adam Teorisi” —irrasyonel görünmenin bilinçli bir müzakere stratejisi olduğu fikri— çerçevesinde ele alıyor. Teori tarihsel olarak Kissinger’a kadar uzanıyor ve gizli, sınırlı bir kitle için tasarlanmış bir strateji olarak tanımlanıyor: müttefikleri ve kendi kamuoyunu değil, yalnızca düşman hükümetleri hedef alıyor. Trump’ın yaptığı ise bu iki temel koşulu da ortadan kaldırmak: tehditler stadyum gösterisine dönüşüyor, hem seçmenlere hem müttefiklere hem de düşmanlara eş zamanlı iletiliyor. Bu, Deli Adam Teorisi’ni değil, O’Toole’a göre, gerçek dengesizliği işaret ediyor. Yazı ikinci bir argüman katmanı ekliyor: teorik delilik ile gerçek delilik birbirini üretebilir. Hobbes’un “kibir ve öfke” tanımına, Trump’ın ilk döneminde çalışanların tanıklıklarına ve Nixon’ın kendi seyrini izleyerek nasıl gerçekten paranoyaya sürüklendiğine bakarak, O’Toole Trump’ın performatif öfkesinin artık strateji ile içgüdü arasındaki sınırı silinmiş bir hâl aldığını savunuyor. Yazı 25. Madde’nin işletilemezliğini not ederek kapanıyor: sorun yalnızca kişisel değil yapısal, denge mekanizmaları çöktüğünde, delilik yönetişimin ilkesi haline geliyor.
Claudia Franziska Brühwiler, Law & Liberty‘deki “Thinking in Crisis” başlıklı yazısında Ian McEwan’ın 2119’a kurulu distopik romanını çerçeve olarak kullanarak eş zamanlı iki krizi tarif ediyor. Birincisi: bilgi her yerde, ama düşünme değersizleşiyor. Yapay zekâ okuma-yazma becerisini, sözdizimini ve analitik temeli gereksiz kılıyormuş gibi görünüyor; öğrenciler kestirme yolları tercih ederken kurumlar da onları bu yönde teşvik ediyor. İkincisi: eğitimli, hareketli, küresel ağlara eklemlenmiş “düşünen sınıf”, popülist bir karşı koyuşla karşı karşıya. Brühwiler bu iki krizi birbirine bağlıyor: düşünmenin otoritesi sarsılırken siyasi meşruiyeti de eriyor. Çözüm önerisi alçakgönüllülük üzerine kurulu. Düşünen sınıfın önce kendi iktidar rejimine eleştirel bakması, “zanaat kuşağı”nı küçümsemek yerine tanıması gerekiyor. Kant’ın Unmündigkeit kavramını —ağzı olan ama konuşamayan, kendi aklını kullanmayan birey— yapay zekâya teslim olmanın metaforu olarak devreye sokuyor: düşünceyi dışarıya devretmek, kendi kendine empoze edilmiş bir olgunlaşmamışlıktır. Sonuç savunmacı değil: okuryazarlık yalnızca akademik bir değer değil, demokratik rejimlerin işleyebilmesi için zorunlu altyapı.
Glenn Loury, UnHerd‘deki “How AI Will Change Society” başlıklı yazısında yapay zekânın eşitsizlik üzerindeki etkisini ekonomik bir ayrımla çerçeveliyor: yapay zekâ insan zekâsının tamamlayıcısı mı yoksa ikamesi mi? Tamamlayıcı senaryoda yetenekli bireyler yapay zekâ sayesinde çıktılarını katlar; mevcut bilişsel avantaj daha da derinleşir ve kazanım eğrisi dikleşir. İkame senaryosunda ise yapay zekâ, daha önce yüksek bilişsel kapasite gerektiren işleri geniş bir nüfusa açar; gözlüğün görme kusurunu işlevsizleştirmesi gibi, zekâ farkını ekonomik sonuçlar açısından önemsiz hâle getirebilir. Loury kısa ve orta vadede birinci senaryonun ağır basacağını öngörüyor: yapay zekâ önce eşitsizliği derinleştirecek, daha geniş bir yayılım ancak zamanla dengeleyici etki yaratabilir. Yazının esas vurgusu teknolojik değil toplumsal. Belirleyici etken yapay zekânın kendisi değil, bireylerin onu hangi koşullar altında kullanmayı öğrendiği. Araç erişimi yeterli değil; gerekli olan, makinenin çıktısını ne zaman kabul edip ne zaman sorgulamak gerektiğini bilen yargı kapasitesi. Bu kapasite ise büyük ölçüde aile kaynakları, eğitim kalitesi ve sosyal ağlarla şekilleniyor. Dolayısıyla yapay zekânın eşitleyici mi yoksa kutuplaştırıcı mı olacağı, teknolojiyle değil insan kapasitesinin nasıl üretildiğiyle ilgili bir soru.
Adrian Wooldridge, The Spectator‘daki “Those Who Believe in Liberalism Must Now Fight for It” başlıklı yazısında 1930’larla günümüz arasındaki yapısal benzerlikleri sıralıyor: uluslararası düzenin çözülmesi, güçlü adamların yükselişi, liberalizme karşı entelektüel cephe. İnterwar döneminde İngiltere’nin küresel hegemonya kapasitesini yitirip ABD’nin henüz o rolü üstlenmek istemediği boşlukta sistem çökmüştü; bugün ABD’nin çekilmesi Pax Americana’yı aynı biçimde istikrarsızlaştırıyor. Smoot-Hawley tarifelerinden Trump gümrük politikasına, Mussolini’den modern popülist liderlere uzanan karşılaştırmalar, 1930’ların yalnızca tarihsel değil yapısal bir tehdit modeli sunduğunu öne sürüyor. Wooldridge ikinci argümanı unutma üzerine kuruyor: liberal kurumlar —AB, BM, refah devleti— savaştan çıkan neslin inşa ettiği güvencelerdi; sonraki nesiller bunları doğal düzenin parçası saydı ve koruma refleksini yitirdi. Çözüm önerisi sade: liberalizmi yeniden kazanılmış bir değer olarak, pasif değil müdafaa edilmesi gereken bir proje olarak görmek. Güçlü adamlar duraklarken beklemek, 1930’larda ne sonuç verdiği bilinen bir hata.
Yeşil ile vurguladığım yerin ne denli önemli olduğunu anlatamam. Kaybettikçe anlamını da yitirdiğimiz şeyler, onlardan uzaklaşmamız, onları koruyamamamız. Bizim büyük çaresizliğimiz.
David Harvey, New Statesman‘daki “Marxism Can Still Change the World” başlıklı yazısında yeni kitabı The Story of Capital‘i tanıtırken Marx’ın neden hâlâ okunmaya değer olduğunu tek bir kavram üzerinden savunuyor: çelişki. Anaakım ekonominin mikro ve makro arasındaki uçurumu kapatamadığı yerde Marx bu uçurumu teorinin hammaddesi olarak kullanıyor. Bireysel kapitalistin verimliliği artırma güdüsü, toplam artı değeri düşürüyor. Bu, sistemin rasyonel bireylerin irrasyonel bir bütün üretmesine dayandığı anlamına geliyor. Sorunların çözümü vardır; çelişkilerin ise ancak yönetimi söz konusudur ve sistem değişmeden yok edilemezler. Harvey’nin ikinci argümanı pedagojik: Marx’ın düşüncesi hem dogmatik sol hem de akademik Marksizm tarafından gereksiz yere karmaşıklaştırıldı. 1971’den bu yana her yıl Kapital okuttuğunu belirtiyor; amacı Marx’ı sadeleştirmek ama basitleştirmemek, okuyucunun kendi yorumunu inşa edebileceği bir kapı aralamak. Neoliberalizmin 1980’lerdeki zaferi —”There Is No Alternative”, düşünce kuruluşları, ideolojik hegemonya— Harvey’e göre Marx’ın “egemen sınıfın egemen fikirleri” tezinin somut tarihsel kanıtı. Sonuç çağrısı mütevazı: Marksist yöntem, dünyayı değiştirmek için önce anlamayı gerektiriyor.