Stéphane Brizé, Un bon petit soldat (2026)

Stéphane Brizé’nin izlediğim ilk filmi. Kendisi daha çok işçi sınıfını konu alan filmler çekiyormuş. Belki de bundandır diyeceğim ama tam o da değil. Eskilerden çıkamama ile de ilgisi var, sanıldığının aksine çok film izleyememeyle de ilgisi var. Her neyse.

Ankara Filmekimi 2026 için iki filmi planlamıştım biri buydu. Amarga Navidad da olabilirdi, Late Fame ile çakıştı. Violette saatinde başka planlar var, o kötü oldu. Everytime’ı merak etmiştim ve Herzog diye Bucking Fastard filmini de ama onların da biletleri tükenmiş. Ankara’da güz güzel.

Film bir sigorta şirketinde insan kaynakları sorumlusu olarak çalışan ve işkolik diyebileceğimiz bir kadının, annenin iş yerindeki hâllerini anlatıyor. Ayakta kalma çabası, takınmak zorunda kaldığı maskeler, sorumluluklarını üstlenirken kendisine biçilen o “güçlü olma” gerekliliğini kimi zaman yerine getirebilirken kimi zaman da bunun altında ezilmesi ve bunun etrafında gelişen hadiseler.

Film boyunca rahatsız eden (esasen bu da amaçlanan) birçok şey vardı ama şu ikisini özellikle dile getirmem gerekir: bitmek bilmeyen bir iletişimin göstergesi ve amacı olarak sesli WhatsApp sohbetleri ve filmin neredeyse gece gündüz ofiste geçmesi. Koca bir hayat iş başında geçiyor, film geçse ne olur, denilebilir elbette.

Sosyal medya icat olduğundan beri bu iletişim belirsiz ve çok geniş bir havzaya yayıldı. Bir hafta önce yazıştığın biriyle, bugün selamsız sabahsız kaldığın yerden yazışmaya devam edebiliyorsun. Zaten bir haftalık yaşantının da bir kısmı sosyal medyada gözüktüğü için, bu mevzular normal gelebilir ama bana hâlâ tuhaf gözüküyor. Filmin birçok sahnesinde de görebildiğimiz üzere, masada ve bilgisayarın başında olmak yetmiyor, asansördeyken dahi telefonla işleri yürütmek ve dünyaya uyumlanma eşiğini törpülememek gerekiyor.

Her daim ofiste olma hâli, bugün birçok insan için de geçerli aslında. Bilgisayarımın bir sırt çantasına sığması, hafif ve taşınabilir olması, onu götürebildiğim her yerin anında ofise dönüşmesi demek. Bu görünüşte iyi olmakla beraber işin her yere taşınabilmesi ve işin her yerde olması şüphesiz tatsız. İşi işte bıraktığım ve evde (iş yerinin dışındaki her yerde) işin dışında bir şey yaptığım bir duruma pek aşina değilim. Bu biraz da benle ilgili zira kendi işini yapan ve sahiden işinin büyük bir çoğunluğu bilgisayar başına geçen bir yayınevi editörü için işler ister istemez biraz da böyle olmak durumunda —yoksa kendimi mi kandırıyorum?. Benim şansım bir plazada olmamam ve bir patronumun olmaması. Ama pek tabii filmde yaratılan bu kurumsal kâbusu iliklerime kadar hissettim. O kadar ki, film çıkışı üzerime çöreklenen tatsız ruh hâlini önce insan içine çıkmaya yordum 🙂 sonrasında meselenin filmden arta kalan bu ruh hâlinden kaynaklı olduğunun farkına vardım.

Erkekler cephesinde değişen bir şey yok, “şuradan konuşmuyorum” dedikçe oradan konuşan [“ego gibi düşünmeyin” dedikçe ego kasan], bir tür prototip hâlini almış düşünce biçimleri ve ete kemiğe bürünmüş canlılar. Ne onlarla oluyor ne de onlarsız ama iş dünyalarında hiç çekilmedikleri belli.

Brizé’nin bundan önceki filmlerinde mavi yakalı işçiler konu edinmiş, burada beyaz yaka var. Yakaların renkleri artık anlamsız, hemen herkes işçi ve küçük bir azınlık sermayenin sahibi olarak yaşamına devam ediyor, işçilerinin de yaşamlarını inşa ederek.

  • Orijinal Başlık: Un bon petit soldat (2026, Fransa)
  • Türkçesi: Örnek Asker
  • Yönetmen: Stéphane Brizé
  • Senarist: Coralie Amedeo, Stéphane Brizé, Olivier Gorce
  • Oyuncular: Alba Rohrwacher, Vincent Lindon, Renaud Petitjean