10 Mayıs 2026 Havadisleri
B. Duncan Moench, UnHerd‘ün “The Twilight of the Intellectual Dark Web” adlı yazısında “entelektüel karanlık web” (IDW) olarak bilinen heterodoks düşünürler kuşağının —Jordan Peterson, Bret Weinstein, Bari Weiss, Sam Harris— nasıl vaatlerini yerine getiremeden çöküşe geçtiğini inceliyor. Yazı, 2018’de Bari Weiss’ın New York Times‘taki yazısıyla adını duyuran bu hareketin, yerleşik akademik ortodoksiye karşı gerçek bir entelektüel meydan okuma olmak yerine, Obamacı kimlik siyasetinin yüzeysel bir tepkisine dönüştüğünü ileri sürüyor. Temel argüman şu: Sosyal medya şöhreti, kurumsal akademinin dayattığı konformizmi ortadan kaldırmıyor yalnızca farklı bir tür konformizm yerleştiriyor. Moench’in sunduğu somut çerçeve, IDW’nin ekonomik hayal gücünden yoksunluğu üzerine kuruluyor. Peterson eşitsizliği “yetenek hiyerarşilerinin” kaçınılmaz sonucu olarak savunurken, Sam Harris popülist ekonomiyi irrasyonel kabileciliğe indirgiyor. Yazara göre bu körlük tesadüfi değil: Daily Wire‘ın Texas milyarder kardeşler Wilks tarafından finanse edilmesi gibi örnekler, sınıf ve gelir eşitsizliği meselelerinin IDW için mesleki açıdan yasak konu olduğunu gösteriyor. Moench bunu kendi deneyimiyle de dile getiriyor: Arizona Eyalet Üniversitesi’nde sendikalar ve New Deal tarzı sosyal güvenlik ağlarını savunan podcast’i, herhangi bir prosedürel gerekçe olmaksızın “denetim altına” alındı ve akabinde sözleşmesi iptal edildi. Yazı, Peterson’ın sağlık krizini kişisel bir trajedi olarak değil, istikrarlı bir entelektüel yuvadan yoksun kalan heterodoks düşünürlerin kaçınılmaz olarak “büyük bağışçı sınıfının soytarısı”na dönüşeceğinin semptomu olarak okuyor.
Finansman kaynağı, fikrin sınırlarını belirler. Yukarıdaki örnek kimin parasıyla çalıştığını bilmenin entelektüel anlamda bir “temizlik” meselesi olduğunu göstermesi açısından kayda değer. Kimin parasıyla, kime ne satıyorsun? Türkiye’de pek kimsenin sormadığı mevzular. Türkiye’de benzer bir “sistem dışı entelektüel” figürler kuşağı tanımlamak güç, zira bağımsız kamusal entelektüelin yerini büyük ölçüde köşe yazarı-medya grubu ilişkisi belirliyor. Var olduğunu düşünülen entelektüellerin çoğu da alanlarından uzaklaştıkça şaklabana dönüşüyorlar. Memleket örnekleri bize bunu ısrarla gösteriyor.
Gavin Jacobson Equator‘da tarihçi Barnaby Raine ile uzun bir röportaj yapmış. Konu çağdaş antisemitizm, Siyonizm ve solun bu meselelerle ilişkisi. Raine’in merkezi argümanı şu: Günümüzde yaygınlaşan antisemitizm karşıtı söylem, Yahudileri korumakla ilgilenmiyor; Batı düzenini savunmak için Yahudi kimliğini araçsallaştırıyor. Birkaç önemli düzlemde açılıyor bu: (i) Antisemitizmin kökeni üzerine: Raine, Yahudi düşmanlığının “ebedi bir nefret” olmadığını savunuyor. Bugünkü yükselişi 1989, 2008 ve Gazze soykırımı üzerinden okuyor: insanlar gerçek dönüşümün mümkün olmadığına inandığında, güçsüzlüğü ifade etmek için komplo dillerine başvuruyor; antisemitizm bu boşluğu dolduruyor. İsrail’in ise Yahudileri “insan kalkanı” olarak kullandığını, diaspora Yahudilerini kendi devlet şiddetiyle özdeşleştirerek tehlikeye attığını ileri sürüyor. (ii) “Yeni antisemitizm karşıtlığı” üzerine: Antisiyonizmi ırkçılıkla eşitleme girişimi 1970’lerde başladı ve bugün Yahudi güvenliğini savunmak kılığına bürünmüş Müslüman karşıtı bir paniğe dönüştü. Nigel Farage’ın tarihsel olarak güçlü bir Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapan Golders Green’e gidip Yahudi karşıtlığına karşı duruş sergilemesi, aslında popülist sağın klasik bir manevrasına örnek teşkil ediyor: Müslümanlara veya göçmenlere yönelik söylemiyle beslenen bir siyasetçinin, Yahudileri bu “tehdit”e karşı bir kalkan ya da müttefik olarak konumlandırması. Bu çerçevede antisemitizm karşıtlığı samimi bir ilkeden değil, başka bir grubu dışlayan kimlik siyasetinin yan ürününden ibaret kalıyor. (iii) Siyonizm üzerine: Raine, Siyonizmin Yahudileri tarihsel olarak zenginleştiren diaspora koşulunu —sınırları aşan, devletsiz, evrenselci bir varoluş biçimini— terk ettiğini söylüyor. (iv) Sol ve Yahudi kimliği üzerine: Raine solda olduğunu “Yahudi olduğu için” söylüyor — Fısıh (Pesah) geleneğindeki “yabancıyla özdeşleş” buyruğunu Marx’ın evrensel kurtuluş projesine bağlıyor. Churchill’in 1920 tarihli meşhur makalesine atıfla: “İyi Yahudi” (emperyalizme yarayan Siyonist) ile “kötü Yahudi” (Rosa Luxemburg, Trotsky) arasındaki ayrımda hangi tarafta durmak istediğini biliyor.
Söyleşiden kendime çıkardığım ders ve kazanım Stuart Hall vd.’nin kaleme aldığı Policing the Crisis Mugging, the State and Law and Order başlıklı kitap oldu. Bu çalışma, 1972-1973 yılları arasında İngiltere’de ortaya çıkan mugging (sokakta darp ve soygun) olgusunu ve buna bağlı gelişen “ahlaki paniği (moral panic)” sosyolojik bir perspektifle ele alıyormuş. Yazarlar, bu suç türünün aslında yeni olmadığını, ancak ABD’den ithal edilen bir etiketle medyada ve siyasette dramatize edilerek toplumsal bir kriz simgesi hâline getirildiğini savunuyorlarmış. Suç oranlarındaki artışa dair istatistiklerin yanıltıcı bir şekilde kullanıldığı ve bu durumun otoriter bir “hukuk ve düzen” anlayışını meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığını öne sürüyorlar. Medya, polis ve yargı arasındaki iş birliğiyle körüklenen bu süreç, suçun toplumsal kökenlerinden koparılarak sadece bir güvenlik sorunu gibi sunulmasına yol açmış. Kitapta “folk devil” (halk şeytanı [düşmanı?]) kavramı ele alınıyormuş. Toplumun değerlerine ve çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılanan bir kişi, grup veya durumun ortaya çıkmasıyla patlak veren “ahlaki panik” dönemlerini tanımlamak için kullanılıyormuş bunlar. Tanıdık figürler. Burada anlatıldığı şekliyle “halk düşmanı” aslında bir tür “günah keçisi”. Devletler kriz dönemlerinde bir sorumlu ararlar. Hall’ın bahsettiği mevzu 1970’lerde işçi sınıfının örgütlü gücünün büyümesi ile beraber onların bir şekilde durdurulması gerekmesiydi ve bunun sonucunda “mugging krizi” yaratılmış, siyah gençlik suç figürü olarak öne çıkarılmış ve kamusal dikkat gerçek ekonomik nedenlerden uzaklaştırılmış. Türkiye’de böylesi figürler dönemin koşullarına göre değişti malum: 1970’lerdeki siyasi şiddet döneminde solcular, 1990’larda Kürtler, 2000’lerde ise bağlama göre ya “laik elitler” ya da “dinci gericilik” bu işlevi gördü. Bugün ise göçmenler benzer bir söylemsel yükü taşıyor. Raine’in İngiltere için tespit ettiği mekanizma burada da geçerli; gerçek bir sorun var ama o sorunun anlatısı gerçek nedenleri örten, belirli grupları hedef alan bir paniğe dönüştürülüyor.
Öne Çıkan Görsel: Golders Green Yolu, 1970 civarı.