29 Nisan 2026 Havadisleri
Danny Citrinowicz, Foreign Affairs‘deki “How the War Saved the Iranian Regime” başlıklı yazısında ABD-İsrail saldırısının İran’ı çökertmek yerine nasıl pekiştirdiğini analiz ediyor. Şubat 2026’da başlayan operasyon, Netanyahu’nun Trump’ı ikna ettiği bir senaryoya dayanıyordu: Hamaney’in öldürülmesi rejim içi bir isyanı tetikleyecekti. Olmadı. Aksine, dışarıdan gelen varoluşsal tehdit, zaten kırılgan olan rejimi sertlik yanlıları etrafında birleştirdi ve Devrim Muhafızları’nın kurumsal ağırlığını pekiştirdi. Citrinowicz’e göre asıl trajedi şu: Saldırıdan önce İran gerçekten dönüşüm eşiğindeydi. Aralık 2025’te patlak veren kitlesel protestolar, yüzde elliye yaklaşan enflasyon, yüzde kırklı seçim katılımı ve Hamaney’in yaşlılığı, ılımlı bir halef senaryosunu mümkün kılıyordu. Saldırı bu olasılığı kapattı: Mücteba Hamaney, merkezi bir figüre dönüştü, Devrim Muhafızları karar alma mekanizmalarını ele geçirdi, Hürmüz Boğazı kapatıldı, nükleer silahlanmaya karşı çıkarılan fetva fiilen geçersizleşti. Washington’ın İran’ı Venezuela ile kıyaslaması bir yanılgıydı. Her iki sistem de tek adam yönetimine dayalı görünse de İran, kurumsal katmanlılığı ve ideolojik bileşeni nedeniyle dış baskıya çok daha dirençli bir yapıya sahip. Yazı iki olası kötü sonuçla kapanıyor: ya yüksek yoğunluklu yeni bir savaş, ya da Tahran’a ekonomik rahatlama sağlayan ve ömrünü uzatan bir anlaşma. Citrinowicz her iki durumda da nükleer silahlanma eşiğinin düştüğünü öne sürüyor. Rejimi devirmeye yönelik strateji, nükleerli bir İran ihtimalini daha olası hâle getirmiş olabilir.
Gavin Jacobson, The Nation‘daki “Are Magazines Failing to Cover the New World Order?” adlı röportajında yeni dergisi Equator‘ın kuruluş gerekçesini ve entelektüel çerçevesini anlatıyor. Çıkış noktası Batılı medyanın Gazze haberlerindeki körlüğü ama asıl iddia daha geniş bir çerçevede: 1989 sonrasında kurulan “Batı modernitesi evrensel bir hedeftir” illüzyonu artık geçersiz ve ana akım dergicilik bunu hâlâ göremiyor. The Atlantic gibi yayınları “Amerikan yönetici sınıfının ev dergisi” olarak tanımlıyor; bu dergilerin okuyucuya sunduğu çerçevenin dünyayı anlamak için değil, yönetmek için tasarlandığını söylüyor. Equator‘ın iddiası farklı: dünya, merkezden değil, eş zamanlı ve çakışan tarihler bütünü olarak okunabilir. Jacobson’ın entelektüel referansları geniş —Ashis Nandy, Pankaj Mishra, Svetlana Alexievich, Carl Schorske— ama bunları birleştiren ortak bir kaygı var: liberal evrenselciliğin çöküşüne yeterli kavramsal araçlarla yanıt verebilmek. “Küresel Güney” ve “Batı” gibi terimleri kullanıyorlar ama monolitik anlamlarını reddediyorlar. Kozmopolitanizmi Davos versiyonundan ayırt etmeye özen gösteriyorlar. Yerel bağlılıkları küresel dayanışmanın zemini olarak görüyorlar, onun karşıtı olarak değil. İran savaşına ilişkin soruda ise söyleşinin en keskin gözlemi geliyor: bombalanan yalnızca altyapı değil, Ocak katliamlarının ardından filizlenen okuma grupları, canlı yayın tartışmaları ve cesur gazetecilikten oluşan bir entelektüel dünyadır.
Bu acayip bir şey. Bu blogu takip edenler aşağı yukarı benim izleğimi anlamıştır, dünyanın her tarafından bir çok dergi, mecra, haber sitesi takip etmeye çalışıyorum. Bazen bunun çok absürt ve zaman kaybı olduğunu düşündüğüm anlar da oluyor fakat günün sonunda, iyi ki yapıyorum, diyorum. Sebebi yalnızca dünyayı takip etmek ve bir şeylerden haberdar olmak değil, yaşamadığımız bir dünyada insanlar nelerle karşılaşıyor ve nelerden ders çıkarıyor veya kendilerine nasıl bir pay çıkarıyorlar? İyi veya kötü yaşanmışlıkların ve deneyimlerin yahut dünyayı kavrayış biçimlerinin nasıl olabildiklerini görmek. Bence güçlü bir kaygı ve bundan çoğu kez ders çıkartıyorum kendime. Buradaki mevzu da böyle. İki husus benim için öne çıkıyor. Birincisi Ocak Katliamı sonrasındaki okuma grupları meselesi, bunu araştırdım. Aralık 2025’te İran’da kitlesel protestolar başlamıştı, Ocak’ta rejim bunları şiddetle bastırmıştı. Bu kanlı bastırmanın hemen ardından, bombalama başlayana kadar geçen kısa sürede, İran’da beklenmedik bir entelektüel hareketlilik yaşanmış ve üniversite öğrencileri radikal cumhuriyetçilik üzerine okuma grupları kurarak, yarım milyon kişinin izlediği canlı tartışmalar yapmış sosyal medya mecralarında. Müdahil olduğum veya Türkiye’deki benzeri vakalardaki tartışma ortamlarına katıldığımı söyleyemem hatta tam tersine uzak duruyorum bu tarz etkileşim anlarından. Fakat böylesi bir araya gelme biçimlerinin toplumsal hareketler bağlamında bir karşılığı olduğunu biliyorum ve önemsiyorum. İkinci husus da bu dergi meselesi. Esasen bir şeylerin iyi gitmediğini görüp yeni bir yol çizme kararı. Eleştirdikleri The Atlantic gibi bir dergi bile Türkiye’deki mecraları bir araya getirirsen hepsinden katbekat niteliklidir, ama o bile yeterli gelmiyor başka dünyalarda. Hatta düşününce Türkiye’de böylesi bir derginin bir karşılığı var mı varsa hangi dergidir düşünüyorum aklıma bir şey gelmiyor. Zira Jacobson’ın tarif ettiği şekilde çoklu modernite deneyimi sağlayan Türkiye’de bir oluşum, topluluk dahi yok ki dergisi olsun. Türkiye’deki kamusal alanda gerçekleşen ucuz tartışmalar uzun süredir iki kutup arasında sıkışmış durumda: en kaba bir tasnifle ya Batı yanlısı laik/seküler çerçeve ya da İslam dünyası ve etrafına sirayet eden dayanışma söylemi. Her ikisi de Jacobson’ın eleştirdiği “totalleştirici mantığa” karşılık geliyor. Equator‘ı yer imlerime ekledim, bakalım neler yapılıyor.
Stella O’Malley, UnHerd‘deki “Modern Therapy Is Erasing Responsibility” adlı yazısında bir ilişki terapistinin açık ilişki deneyimini anlattığı gazete yazısını başlangıç noktası alarak çağdaş terapötik kültürün temel bir çarpıklığını eleştiriyor. Danışanın isteklerini sorgulamaksızın onaylamayı “destek” olarak sunan yaklaşımın, psikoterapi ile kişisel koçluğu ayrıştıran etik sınırı sildiğini öne sürüyor. O’Malley, Carl Rogers’ın kişi merkezli terapinin temelini oluşturan “danışan kendi iyileşme yönünü bilir” ilkesini kabul ediyor ama bunun sınırsız bir ilke olmadığını vurguluyor: insanlar çoğunlukla kaçınma mekanizmaları içinde hareket eder ve bu mekanizmalara terapötik bir meşruiyet kazandırmak zarar verebilir. Yazının argümanı şu: Kişisel doyum ile başkalarına karşı sorumluluk arasındaki gerilim, terapinin tam da yüzleşmesi gereken alandır. Ama bu gerilimi çözmek yerine tek tarafa —danışanın anlık isteklerine— ağırlık veren bir yaklaşım, terapiyi bir “öz yankı odası”na dönüştürür. O’Malley bu eleştiriyi dışarıdan değil, mesleğin içinden yapıyor; bir zamanlar inanan biri olarak artık inançsız kalan bir rahibe benzetiyor kendini. Terapi herkes için uygun değil, bazıları için açıkça uygunsuz diyor ve cevabı olmayan durumlarda sadece mümkün olduğunca az zarar vererek yaşamayı öğrenmek gerektiğini söylüyor.