28 Nisan 2026 Havadisleri
Abby Vesoulis, Mother Jones‘da “Creating Baby Geniuses to Thwart the AI Threat? (Yes, Really.)” adlı yazısında Silikon Vadisi’nin en zengin isimlerinin aynı anda iki büyük bahse girdiğini anlatıyor: yapay zekâ geliştirmek ve bu yapay zekâdan insanlığı koruyacak kadar zeki insanlar yetiştirmek. Yazının merkezinde şu paradoks var: Peter Thiel, Sam Altman, Marc Andreessen gibi isimler hem “bir gün bizi yok edebilir” dedikleri yapay zekâyı finanse ediyor, hem de buna karşı koyacak üstün zekâlı insanlar üretmek için genetik şirketlerine yatırım yapıyorlar. Her iki alanı da “sınırları aşma” hırsı besliyor. Genetik taraftaki tablo şu: Nucleus gibi şirketler, tüp bebek tedavisinde kullanılacak embriyoları yüzlerce özellik açısından tarayıp ebeveynlere en uygun embriyoyu seçme imkânı sunuyor. Buna “embriyo seçimi” deniyor. Henüz anne rahmine yerleştirilmemiş embriyolar arasından genetik profile bakılarak tercih yapılıyor. Şirketler bunu IQ tahminine kadar götürüyor; ancak bağımsız araştırmacılar beş embriyo arasından yapılan seçimle elde edilebilecek ortalama zekâ farkının yalnızca 2,5 IQ puanı olduğunu hesaplıyor. Bunun ötesine geçmek, yani embriyonun DNA’sını doğrudan değiştirmek (buna germline editing ya da kalıtsal gen düzenleme deniyor) şu an tüm gelişmiş ülkelerde yasak. Yasak olmasının temel nedeni şu: embriyo henüz hiçbir organa dönüşmemiş hücre kümesidir ve ona yapılan müdahale, o çocuğun ileride sahip olacağı torunlara da aktarılır. Sonuçlarını öngörmek neredeyse imkânsız. Buna karşın bazı girişimler bu sınırı zorlamaya devam ediyor ve “başka çare yok” söylemiyle meşruiyet arıyor. Vesoulis yazıyı açık bir soruyla kapatıyor: bu teknolojiler yaygınlaşırsa ama yalnızca karşılayabilenler erişebilirse ne olur? Bazı gibi isimler bunu dürüstçe kabul ediyor, genetik açıdan ayrışmış bir toplum kaçınılmaz olabilir, ama en azından alt kesimler de bundan dolaylı yararlanır, diyorlar. Çerçeveyi kim kuruyorsa soruyu da o soruyor.
Tabi bu meseleler bizler için hayli lüks. Türkiye’de bu tartışmanın doğrudan bir karşılığı henüz yok; ne embriyo seçimi endüstrisi ne de bu ölçekte teknoloji sermayesi mevcut. Ancak dolaylı bir yankısı var gibi. Pronatalist söylem, yani devletin daha fazla çocuk yapılmasını teşvik etmesi, Türkiye’de çoktan politikaya dönüşmüş durumda. Ama Türkiye’deki bu söylem genetik “kalite” ile değil sayıyla ilgili (bizde hemen her şey nitelik değil niceliğe bakar) ve dini-kültürel bir çerçevede sunuluyor. Pronatalizm demişken bir “antinatalizm” sayısı geliyor Pasajlar‘da, hadi bakalım.
W. Patrick McCray, MIT Press Reader‘daki “What Is Authorship When Machines Can Write?” başlıklı yazısında yapay zekâ ile yazarlık arasındaki gerilimi tarihsel bir perspektiften ele alıyor. ChatGPT’nin yarattığı kaygının özgün göründüğünü ancak aslında onlarca yıl öncesine uzanan bir endişe zincirinin son halkası olduğunu öne sürüyor. Roald Dahl’ın 1953 tarihli “The Great Automatic Grammatizator” hikâyesinden Italo Calvino’nun 1967’deki “yazarlık bir combinatorial game‘dir” tezine, oradan 1981’de Omni dergisinde yayımlanan RACTER adlı programın ürettiği ilk bilimkurgu hikâyesine uzanan bir hat çiziyor. Bu tarihsel hat, “makineler yazabilir mi?” sorusunun teknik değil kavramsal bir sorun olduğunu gösteriyor. Yazının ikinci odağı güncel bir tartışma: Büyük dil modelleri, istatistiksel yöntemler ve çoğu izinsiz alınan milyonlarca metin üzerinde eğitiliyor. McCray bu süreci “sofistike bir intihal biçimi” olarak tanımlayanların argümanını aktarıyor. 2023 Yazarlar Birliği grevi ve OpenAI’ya açılan telif davaları bu gerilimin kurumsal yansımaları. Asıl mesele şu: Düşünmeyi hesaplamadan ayırt ettiğimizi sandığımız insan etkinlikleri —yazma, okuma— sabit değil, tarihsel olarak değişken kategorilerdir. Makinelerin ne ölçüde “yazar” sayılacağı da büyük olasılıkla bu kategorilerin yeniden tanımlanmasıyla birlikte şekillenecek.