Kayda Geçsin — XXIX

12 Nisan 2026 Havadisleri

Kyle Chayka, The New Yorker‘da kaleme aldığı “The Age-Old Urge to Destroy Technology” başlıklı yazısında Thomas Dekeyser’in Techno-Negative adlı eserini ele alıyor. Antik Yunan’dan günümüze uzanan bu çalışma, teknolojiye yönelik örgütlü direnişin tarihini mercek altına alıyor. Southampton’da beşeri coğrafya alanında görev yapan Dekeyser, bu reddin üç biçimini imliyor: devlet düzeyinde düzenleme, bireysel sabotaj ve teknolojik toplumdan bilinçli çekilme. Kitabın temel savı şu: teknoloji-karşıtlığı, marjinal bir irrasyonalizm değil; teknolojinin meşruiyet kazanmadan önce iktidarı nasıl nasıl fiilen kurduğuna verilen yineleyici ve tutarlı bir yanıt. Dekeyser’in somut tezi “tekno-abolisyonizm” kavramında inşa ediliyor; bu kavram, teknolojik değişimi tümüyle durdurmaya çağrı değil, onun kaçınılmazlığı varsayımını tartışmaya açma girişimidir. Kitabın derlediği tarihsel vakalar —Luddist dokumacılar, Paris fenerlerini parçalayanlar, Fransız hacker kolektifi CLODO— başarısızlıklar olarak değil, insanlar pahasına makineleri sistematik biçimde koruyan bir düzene karşı sürdürülen ısrarlı baskı olarak çerçevelenir. Antik Yunan’ın technē‘ye duyduğu kuşku, ortaçağ kilisesinin mühendisliği günahkârlıkla özdeşleştirmesi ve teknolojinin sömürge aracı olarak bir “medeniyet” silahına dönüştürülmesi; tüm bu örüntüler aynı süregelen çizgiye taşınır: teknoloji hiçbir zaman yansız olmamıştır; ona karşı direniş de hiçbir zaman irrasyonel değildi.


Ioannes Chountis de Fabbri, Engelsberg Ideas‘ta yayımlanan “The Lost Art of Statecraft” başlıklı makalesinde, 19. yüzyıl Avrupasının diplomatik geleneğinin neden çağdaş uluslararası ilişkilerin bir türlü yetişemediği nitelikte devlet adamları yetiştirebildiğini ele alıyor. Fabbri’nin meselesi şu: Metternich, Palmerston, Disraeli, Bismarck gibi çağın büyük isimleri etkili oldular; ancak bunu mesleki uzmanlaşmanın sağladığı donanıma değil, tam tersine onun yokluğuna borçlular. Bu isimlerin siyasi yargı güçleri, roman, müzik, felsefe ve dil gibi doğrudan bir politika çıktısına bağlanamayacak; farklı katmanlarda yaşanmış bir hayatın ürünü olan entelektüel genişlikten ayrı düşünülemez. Makale her figürü bir örnek olay olarak işlemektedir. Palmerston’ın Civis Romanus sum konuşması, hukuk ile çıkar arasında kurulan karşıtlığın temelsiz olduğunu ortaya koyar: Etkin devlet adamlığı her ikisini de bünyesinde eritir ve bunu yalnızca klasik bir formasyon almış zihin başarabilir. Disraeli’nin Berlin Kongresi’ndeki başarısı ise karakteri sezme konusunda bir romancıya özgü içgüdüye ve geleneğe karşı bir dışarıdakinin kazandığı bağışıklığa dayanmaktadır. Bismarck’ın birleşme sonrası dönemine damgasını vuran içi çelişkili, girift antlaşmalar ağı ise düzeni inşa etmenin onu ayakta tutmaktan çok daha az ustalık gerektirdiğini göstermektedir. Onun yerine geçen profesyoneller, anlamaktan aciz oldukları bu örüntüyü söküp attılar; Bismarck’ın ömrü boyunca kabus gördüğü Fransız-Rus ittifakı ise neredeyse hemen ardından sahneye çıktı. Yazarın vardığı sonuç şu: Yaşanan kriz bir doktrin sorunu değil, bir formasyon sorunudur. Çok yönlü bir devlet adamı figürü tasfiye edilmiştir; bu figürü yeniden inşa etmek ise öncelikli görevdir.