Emanuele Coccia, Libération‘daki “La nature n’est pas un médicament” başlıklı yazısında “doğaya dönüş” söyleminin altındaki felsefi yanılgıyı mercek altına alıyor. Siyasi yelpazenin her kesiminde ve pek çok farklı tartışmada —cinsiyet, ekoloji, iklim, siyaset— doğanın evrensel bir çözüm kaynağı olarak sunulduğunu saptıyor. Bu çağrının özünde tarihten kaçış isteği yatıyor. Doğa, kültürel ve tarihsel yüklerden azade, iyiliğe doğrudan erişim sağlayan bir alan olarak hayal ediliyor. Coccia bunu “ilkselci önyargı” olarak adlandırıyor; hayvanların ve bitkilerin insanlığın geride bıraktığı daha saf bir evreyi temsil ettiği yanılgısı. Temel karşı-argüman evrimseldir: İnsanlar hayvanlardan türemedi, insanlar hayvansal yaşamın aldığı sayısız formdan biridir. Diğer türler atalarımız değil, yaşamın farklı çatallanmalarında oluşmuş çağdaş kardeş varlıklarımızdır. Bu perspektiften bakıldığında, hiçbir türün iyiyi kötüden içgüdüsel olarak ayırt etme ayrıcalığı yoktur; doğa bize aynı kayıtsızlıkla hem iyiyi hem kötüyü sunar. Dolayısıyla çevre tahribatı da dahil olmak üzere insanlığın “doğa dışı” eylemler olarak sunulanları, aslında doğal varlıklar olarak yaptıklarımızdır. Buradan çıkan sonuç sert: doğa bizi tarihsellikten ve özgürlükten kurtaramaz, zaten hiçbir zaman kurtarmadı. Sanatçı Mark Dion’un gözlemini aktararak Coccia şunu söylüyor; doğa kendisi için neyin en iyi olduğunu asla bilmez. Çevre tahribatından siyasi şiddete uzanan her şey, doğal varlıklar olarak yaptıklarımızdır; “doğaya dönüş” bu gerçeği örtbas eder. Asıl özgürleştirici adım, doğayı bir çözüm kaynağı olarak değil, bizimle aynı belirsizliği paylaşan bir varoluş alanı olarak kabul etmektir.
Alexandre Jadin, Philosophie Magazine‘deki “Pourquoi se dit-on ‘au revoir’… quand on se quitte?” başlıklı yazısında “görüşürüz” kalıbının sıradan bir nezaket ritüelinin ötesinde ne anlama geldiğini soruyor. Başlangıç noktası basit bir gözlem:e dayanıyor: İnsanlar, gerçekten niyetleri olsun ya da olmasın, ayrılırken yakında yeniden buluşmayı teklif ediyor. Jadin bunu salt bir nezaket ritüeli olarak okumayı reddediyor ve Maurice Merleau-Ponty’nin fenomenolojisine başvuruyor. Merleau-Ponty’ye göre diyalog, iki ayrı bireyin yan yana gelmesi değil; ortak bir dünya yaratan, “ikili bir varlık [être à deux]” oluşturan bir süreçtir. Karşılaşmanın tam ortasında bireyler arasındaki sınır bulanıklaşır; öteki, ancak ayrılığın ardından tüm yabancılığıyla belirir. Buradan “görüşürüz”ün işlevi netleşiyor: Bu söz, o ikili varlığa verilen bir isim ve ona yapılan bir tür onur sunumu. “Elveda” dememek, ilişkinin bitmediğini, sadece askıya alındığını ilan etmek. Jadin’in ifadesiyle, karşılaşmaların da sonu vardır, “görüşürüz” onları yaşatma, ayrılığın geçici olduğunu ilan etme vaadidir. Dijital araçların yarattığı ideolojik filtre balonları ve kalabalık ajandalar bu buluşmaları giderek seyrekleştirse de, her ayrılıkta verilen bu söz, ilişkinin bir yerde beklemeye devam ettiğini hatırlatır.