Kayda Geçsin — XXXVII

20 Mayıs 2026 Havadisleri

Serge Halimi, New Left Review‘un Sidecar köşesinde yayımlanan “Left Impasse” adlı yazısında Fransa belediye seçimlerinin ardından sol bloğun içinde bulunduğu yapısal çıkmazı ele alıyor. Halimi’ye göre seçim sonuçları solu temsil eden partiler arasındaki derin kırılmayı bir kez daha gün yüzüne çıkardı: LFI zafer ilan ederken PS iç kavgaya döndü, Yeşiller ise altı büyük belediyeyi kaybetti. Yazar, bu parçalanmışlığın salt seçim taktiklerine değil, sol bloğun birleşik oyunun yıllardır yüzde 30-35 bandında tıkanmasına yani tek başına RN’nin aldığı oyla neredeyse eşit seyretmesine işaret ettiğini vurguluyor. Yazı, PS’nin LFI’ya yönelik “antisemitizm” suçlamalarını öne çıkarmasını hem bir ayrışma stratejisi hem de merkez ve “makul sağ”la ittifaka zemin hazırlama girişimi olarak okuyor. Halimi bu olası birleşimin —medya ve ekonomik elitler için cazip olsa da— Almanya ve İngiltere’deki sosyal liberal çöküşlerin arka planında pek fazla seçmen bulamayacağını öne sürüyor. LFI’nın ise seçim dışı kalmış gençlere ve göçmen kökenli seçmenlere yaslanarak açacağı “sihirli” ikinci tur hesabının belediye seçimlerinde tutmadığını not ederek bitiyor. 2027 için olası senaryo, solun ya ilk turda elenip yarışın dışında kalması ya da bu denli zayıflamış halde ikinci tura çıkarak yenilmesi.

Şimdi kısa bir arka plan yoklaması. PS — Parti Socialiste (Sosyalist Parti), Fransa’nın tarihsel merkez-sol partisi. 2017’de Hollande’ın başarısız cumhurbaşkanlığının ardından çöktü; o dönemden beri toparlanmaya çalışıyor. Şu an ideolojik olarak LFI’dan daha merkez bir çizgide, Avrupa yanlısı ve NATO destekçisi bir konumda. LFI — La France Insoumise (Boyun Eğmez Fransa), sol-popülist parti. Vergi adaleti, enerji egemenliği, NATO’dan çekilme ve AB antlaşmalarının yeniden müzakeresi gibi pozisyonlarıyla ana akım solun solunda duruyor. Seçmen tabanı büyük ölçüde genç, kentli ve göçmen kökenli nüfuslardan oluşuyor. RN — Rassemblement National (“Ulusal Birlik”) Marine Le Pen ve şu anki genel başkan Jordan Bardella’nın partisi. Aşırı sağ. Mevzu açık, LFI, PS’nin içinden çıkıp ona rakip oldu. Yeşiller de bu ikisinden farklı ama o da sol liberal. Bunlar birbiriyle kavga etmeye devam etsinler, toplamı bir aşırı sağ anca ediyor. Sol bloğun Fransa’da yaşadığı parçalanma ve ortak muhalefetin anlayışının bir türlü inşa edilememesi, Türkiye’deki muhalefeti de pekala andırıyor.


The New Criterion editörleri, “On the Third Day” adlı yazıda Princeton’daki bir derste ortaya çıkan bir ayrıntıyı merkeze alıyor: Öğrencilerin bir kısmı On Emir’i tanımıyor. Yıllık öğrenim ücreti 94.000 doların üzerinde olan bu kurumda yaşanan bu anın simgelediği şey, bireysel bir bilgi boşluğundan dah fazlasını anlatıyor. Nate Conti’nin ifadesiyle, üniversite kampüslerinde giderek yaygınlaşan bir “dinî okuryazarlık” eksikliği. Eski Ahit ile Yeni Ahit arasındaki fark, Katolikler ile Protestanlar arasındaki ayrım, İncil’in Shakespeare’deki ya da Lincoln’ün ikinci inaugural konuşmasındaki yankıları, bunlar artık kabul edilebilir bir ortak zemin sayılamıyor. Yazı, bu boşluğun yalnızca inananları ilgilendiren bir sorun olmadığını vurguluyor. Conti’nin kendisi de inanmayan biri; ancak Batı geleneğinin Yahudi-Hristiyan kökleriyle olan organik bağını işlevsel bir mesele olarak ele alıyor. Dinî idiomları tanımadan Shakespeare’i, Lincoln’ü ya da Amerikan kamusal söyleminin büyük bölümünü gereği gibi okumak güçleşiyor. Sonuç olarak söylenen şu: Gelecekteki toplumsal ve siyasi aktörlerin bu mirası kavraması, inanç meselesinden bağımsız olarak bir okuryazarlık ve yurttaşlık meselesidir.

Yılmış olabilirler mi acaba? Dine dair ne varsa, dünyanın her tarafında, bulunduğu ortamda bir iktidar erki olarak ortaya çıkması ve herkesi kendisine benzetme konusunda ısrarcı olmasından kaynaklı olması mesela? Yazarı gayet iyi anlıyorum, katılıyorum da. Mesele tamamen hermeneutik, evet. Her birimizin iyi bir edebiyat okuru, felsefe okuru olabilmesi için iyi birer kutsal metin okuru olmamız gerekiyor, en azından arka plandaki meselelere aşina olmamız gerekiyor. Gelgelelim, insanlar din yorgunu. Dinî olana dair mesafe koymaları gayet normal. Ve dindarlar yahut inançlılar ile dinin söylemleri arasına mesafe koymak bunları ayırmak zorunda değiller. Dinin “gerçek” olanını da arayıp bulmak zorunda değiller. Dolayısıyla bu doğal duvar böylesi kültürel okuryazarlık kazanımlarına da bir set çekmiş oluyor. Kendine dair esaslı bir kavrayışı ortaya koyamamış, bir farkındalığa sahip olamayan insanlar için yorumlama eksikliğinden dem vurmak bir yerde manasız.


Eli Zaretsky, London Review of Books‘taki “Walter Benjamin’s Would-Be Rescuers” başlıklı yazısında Benjamin’in 1940’taki ölümünü başlangıç noktası olarak alıyor. Nazi işgalindeki Fransa’dan kaçmaya çalışan Benjamin, İspanya sınırında geri çevrilince yanında taşıdığı morfini içiyor. Portbou’da hayatını kaybediyor, ertesi gün sınır yeniden açılıyor. Zaretsky bu anı yalnızca biyografik bir trajedi olarak değil, Benjamin’in bütün düşüncesinin kristalleştiği bir sahne olarak kuruyor: tarihin enkazı, kazananların zaferinin altında ezilen kaybedenlerin sessizliği. Bu ölümü anlamlandırmak için Zaretsky üç kurtarıcıya odaklanıyor: Scholem, Brecht ve Adorno. Her biri Benjamin’i farklı bir yöne çekiyordu. Scholem Filistin’e, Yahudi mistisizmine; Brecht Danimarka’ya, avant-garde Marksizme; Adorno New York’a, Frankfurt Okulu’nun kültür teorisine. Benjamin hiçbirinin teklifini tam olarak kabul etmedi, Paris’ten ayrılmayı sürekli erteledi. Zaretsky bu üçlüyü salt biyografik figürler olarak değil, Benjamin’in düşüncesinin üç ayrı kutbu olarak okuyor. Yazının entelektüel ağırlık merkezini Paul Klee’nin Angelus Novus tablosu oluşturuyor. Benjamin’in bu resimden yaptığı “tarihin meleği” okuması —yüzü geçmişe dönük, önünde yığılan enkaz, ileriye doğru savrulan kanatlar— onun tarih anlayışının özeti: ilerleme denen şey bir fırtınadır ve enkaz bırakır. Zaretsky’nin kapanışı bu imgeden besleniyor: Benjamin’i sahiplenmeye çalışan üç büyük gelenek de onu kurtaramadı; geriye kalan, onun bıraktığı kıvılcımları körüklemekti.

Dün Tutunamayanlar‘ı okurken, 12. bölümün sonunda şöyle bir cümleye denk gelmiştim: “Tanrı tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin.” Benjamin de bir tutunamayandı. Rahmeti bol olsun. Bu vesile ile şu kitabın varlığından haber oldum. Goethe’nin mektuplarına arada göz attığım şu zamanlarda iyi bir keşif oldu bu.