29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında izlediğim ikinci film. Aynı zamanda Judit Elek’in de Mária-nap sonrasında izlediğim ikinci filmi.
Olaf Möller’in şöyle bir tanıtım metni var:
Aşkla bağlı ama ne yazık ki başkalarıyla evli bir çift, ne yapmalı? Judit Elek’in -dondurulan Martinovics projesinin dayattığı suskunluk döneminin ardından- ikinci kurmaca uzun metrajı, IFFR’de gösterilen ilk filmi (cinéma vérité destanı Istenmezején ve Egyszerü történet her ikisi de IFFR 1976’da gösterilmişti). Burada ateşli duygular iş başında: insanlar, sürekli kirli ve bakımsız evlerden, dairelerden ibaret görünen bir dünyada birbirlerine gerçekleri ve hakaretleri yağdırıyorlar. Bu çürümenin bir kısmı -mesela birinin öldüğü an duran bir saat gibi- karakterler için sembolik bir boyut taşırken, diğer kısmı set tasarımcısının “kirlilik, aradığımız etkiyi en iyi yansıtır” diye düşünmüş olmasından ibaret gibi görünüyor. Ortalıkta saçılmış iç çamaşırları hem bastırılmamış arzulara işaret ediyor hem de bu arzuları gizleme zahmetine girmeyen bir tavra; soğumuş spagetti ise hayatın yemekten ve insan makinesini çalışır tutmaktan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Akla elbette Cassavetes geliyor ama bu filmin bir ilişkinin çözülüşüne dair sunduğu manzaranın yanında, onun filmleri bile uysal ve ehlileşmiş kalıyor. Üstelik buradaki çözülüş, kötü niyetten değil, yönünü ve amacını çoktan yitirmiş bir toplumun bitkin eylemsizliğinden besleniyor.
Mária-nap filminde hissettiğim Béla Tarr’ın Családi Tuzfészek filmindeki hissiyat burada da baskındı. Bahşi geçen dönem Gulaş Komünizmi diye adlandırılıyor literatürde, ben de sonradan öğrendim, Béla Tarr’ın filmini anlamaya çalışırken. Stalinist diktatörlüğü geride bırakalım ama Batı tipi çok partili demokrasiye de gitmeyelim, bir “üçüncü yol” bulabiliriz diyenlerin kurdukları rezil düzende debelenen insanların trajik hayatları işte. Muhtemelen yetmiş ve seksenli yıllardaki Macar filmleri bu konuyu sıklıkla işlemiştir.
Filmde çay içmek çok önemli gözüktü bana. Sosyalleşme, bir tür hediye, dur hadi şunu kutlayalım derken çayın devreye girmesi. İzlerken acaba o dönem çay kıtlığı mı var diye düşündüm, sonra baktım ama buna dönük bir şey bulamadım. Tamamen bir tahmin, ithal mal olduğu ve bir tür kıtlık ekonomisi olduğu için 60’larda yaşanan kıtlık [doyamamışlık], seksenler de kimi ürünlere ekstra bir özen, ilgi, ihtimam şeklinde kendini göstermiş olabilir.
Sefaletin hemen her şey gibi ilişki biçimlerini belirlediği bir atmosferdeyiz filmde. Bunu biraz şuradan yorumlamak istiyorum, bakalım becerebilecek miyim: Türkiye’de de şöyle cümleleri illa duymuşuzdur, “fakirin yatağı zengindir” veya “fakirin tek eğlencesi sekstir”. Kaba ve fazlasıyla genelleştirici gibi duran bu ifadelerin bir yerde doğruluk payı olduğunu düşündüren bir filmdi bu. Zira mahremiyetin ve bireyselliğin olmadığı bir düzende yaşıyorsunuz. Evinizi düzenin atadığı memurlar belirli aralıklarla denetliyor. Neredeyse çalışmaktan başka bir şey yapmadığınız bir düzendesiniz. Asgari şartlarda dahi olsa çalışma hayatının dışındaki meşguliyetlere ayırabileceğiniz zamanınız da sermayeniz de yok, düzen de buna pek müsaade etmiyor. Dolayısıyla yapabildiğiniz en iyi şey ve aynı zamanda en zevkli şey ucuz, para gerektirmeyen, sermayesi bizatihi insanın bedeni ve duyguları olan, aşk ve buna bağlı olarak seks olabiliyor. Şüphesiz birbirine aşkla bağlı iki evli çiftten bahsediyor olmak ve bunu bir aşk filmi gibi okumak bir tercih ama arka planda böylesi bir kavrayışın ve izleğin çalıştığını düşünüyorum. Tabi bu izleği biraz daha açımladığımızda şunu sorabiliriz: Doğanın dediği yere mi geldik, en “ilkel” biçimimize, bedensel ihtiyaçların fazlasıyla belirleyici olduğu zamanlara. Buradan şöylesi bir sonuca çıkmak mümkün: Belirli bir refah seviyesi ilkel olanı törpülüyor.
Kasvetli bir ortam, herkesin rahatlıkla izleyebileceğini düşündüğüm bir film değildi. Mária-nap için dediğim, Rus romanlarında sonuna kadar gidebilenler o dönemin Macar filmlerinde de sonu görebilirler, ifadesi burada da geçerli. Zaten bir çok insan da sıkılıp çıktı. Bazen de sıkılmalıyız, sonunu görebilmeliyiz. Ben iyi ki Judit Elek ile tanışmışım. Aslında bu sene festivale gelmesi planlanmış ama maalesef Ekim 2025’te hayatını kaybetmiş.
- Orijinal Başlık: Majd holnap (1980, Macaristan)
- Türkçesi: Belki Yarın
- Yönetmen: Judit Elek
- Senarist: György Pethö
- Oyuncular: Andor Lukáts, Judit Meszléry, Eszter Szakács
