06 Eylül 2026 Havadisleri
Greg Easley, Psyche’deki “The Human Frequency” başlıklı yazısında, William Goldsmith’ın kurduğu internet radyosu Radio Paradise’ı [uzun zamandır dinliyorum, işbu post hazırlanırken de online, dinleyiniz, dinletiniz] insan seçimlerine dayalı yayıncılığın bir örneği olarak anlatıyor. Gençliğinden beri farklı müzik türlerini anlamlı biçimde bir araya getirmeye ilgi duyan Goldsmith, 2000 yılında kurduğu radyoda çalma listelerini algoritmalara bırakmıyor. Şarkıları ton, ritim ve duygusal geçiş bakımından tek tek düzenliyor; yaklaşık yarım saatlik müzik bloklarını daha büyük bir bütünün parçaları olarak tasarlıyor. Ana kanalın 27 gün süren döngüsü, sürekli yenilik üretmek yerine iyi olanı tekrar ele alıp geliştirme düşüncesine dayanıyor. Radio Paradise’ın çalışma biçimi, dijital müzik platformlarının kullanıcıya daha önce beğendiklerine benzeyen parçalar sunan mantığından ayrılıyor. Goldsmith, dinleyiciyi yalnızca tanıdığı müziklerle buluşturmanın onu “benzerlik balonları [bubbles of sameness, esasen bir tür yankı odası]” içinde tuttuğunu düşünüyor. Dinleyici puanlarını dikkate alsa da kendi yargısından vazgeçmiyor; kendisi için çok güçlü olan bir parçayı, dinleyicilerin onu henüz anlamadığı düşüncesiyle çalmayı sürdürebiliyor. Burada beğeni, sabit bir ölçüt değil, deneyim içinde sürekli değişen ve sınanan bir yargı olarak ele alınıyor. Reklam almayan Radio Paradise, telif ücretleri ve yüksek teknik giderler karşısında dinleyicilerin gönüllü katkılarıyla ayakta kalıyor. Goldsmith bu desteği bir ödeme değil, karşılığında istasyonun gelişmesini sürdürmesini gerektiren bir güven ilişkisi olarak görüyor. Yazı, projenin kişisel bedellerini de gizlemiyor: Goldsmith geçmişte çocuklarına yeterince zaman ayırmadığını kabul ediyor. Buna rağmen istasyonun başka küratörlerle devam edebilmesi için geliştirdiği DJ Tools yazılımını erişilebilir hâle getirmeye çalışıyor.
William T. Vollmann, UnHerd’de “9/11 could happen again” başlıklı yazısında, Amerikan dış politikasının geçmişte yarattığı düşmanlıkları unuttuğunu ve bu nedenle 11 Eylül büyüklüğünde yeni bir saldırının gerçekleşebileceğini söylüyor. 11 Eylül’ü, Soğuk Savaş sırasında Afgan mücahitlerine verilen desteğin ve Sovyetlerin çekilmesinden sonra Afganistan’ın kendi hâline bırakılmasının gecikmiş sonucu olarak ele alıyor. ABD’nin 2003’te Irak’ı gerçekle ilgisi olmayan kitle imha silahları iddiasıyla işgal etmesi de saldırının nedenlerini anlamak yerine yeni şiddet ve düşmanlıklar üretti. Vollmann’a göre Amerikalılar, ülkelerinin dışarıdaki eylemleriyle kendilerine yönelen öfke arasındaki bağı görmekte hâlâ zorlanıyor. Yazar, 11 Eylül sonrasında istihbarat kurumları arasındaki bilgi paylaşımının artırılmasının ABD’de benzer ölçekte bir saldırıyı önlemiş olabileceğini kabul ediyor. Bununla birlikte bu güvenliğin Ortadoğulu sivillerin ölümü, işkence, denetimsiz harcamalar ve yurttaşlık haklarının aşınması pahasına sağlandığını hatırlatıyor. ABD’nin İran’a yönelik savaşı, askerî üsleri ve drone saldırıları bölgede yeni düşmanlıklar yaratıyor. Vollmann, şiddeti sürekli yeniden üreten bu döngü yüzünden gelecekteki bir saldırının drone sürüleriyle gerçekleştirilebileceğini düşünüyor. Çözüm olarak gözetim ve askerî operasyonlara ayrılan kaynakların bir bölümünün okul, hastane ve altyapı yatırımlarına yöneltilmesini öneriyor. Göçmenlerin dışlanması ve sürekli şüphe altında tutulması yerine, yerel topluluklara katılmalarını sağlayacak politikaların hem ev sahibi toplumlara hem de yeni gelenlere yarar sağlayacağını belirtiyor. Yazının sonunda Amerikan dış politikasındaki yönetimden yönetime değişen, geçmiş deneyimleri unutan yapıya dönüyor. ABD kendi müdahalelerini kısa sürede unutsa da bu müdahalelerden etkilenen toplumların unutmadığını ve Amerikalıların bir gün yeniden “Neden bizden nefret ediyorlar?” diye sorabileceğini söylüyor.
Jeremy Varon, Dissent’ta yayımlanan “What’s Left of The New School?” başlıklı yazısında, ilerici ve muhalif geleneğiyle tanınan New School’un kendi tarihsel kimliğini aşındırdığını anlatıyor. Üniversite yönetimi, yaklaşık 50 milyon dolarlık mali açığı gerekçe göstererek çalışanları işten çıkardı, bazı bölümleri kapattı ve aralarında on öğretim üyesinin de bulunduğu kadrolu akademisyenlerin görevine son verdi. Yönetim bu kararları ekonomik zorunluluk olarak sunuyor. Varon ise krizde öğrenci sayısındaki düşüşün yanı sıra kötü gayrimenkul anlaşmalarının, yönetici ücretlerinin, idari şişkinliğin ve öğrenci kabul biriminin zayıflatılmasının da payı bulunduğunu belirtiyor. Yazıya göre “yeniden yapılanma” ve “iş gücünü yeniden düzenleme” gibi kurumsal ifadeler, gerçekte akademik emeği ucuzlatan bir tasarruf politikasını örtüyor. Üniversite, bazı bölümleri kapatıp kurumu bürokratik olarak yeniden düzenleyerek kadro güvencesini etkisizleştirdi. Tam zamanlı öğretim üyelerinin yerini daha düşük ücretle ve daha güvencesiz koşullarda çalışan yarı zamanlı akademisyenler alıyor. Varon, 2023’te ABD’deki akademisyenlerin yüzde 68’inin yarı zamanlı ya da güvencesiz statüde bulunduğunu aktarıyor. Bu dönüşüm araştırmaya ayrılan zamanı, akademik özgürlüğü, ortak yönetişimi ve öğretim üyelerinin kurumlarına uzun vadeli katkı sunma imkânını daraltıyor. Varon, New School’daki gelişmeleri Amerikan yükseköğretimindeki daha geniş ekonomik ve siyasal krizin bir örneği olarak ele alıyor. Üniversiteler bir yandan kayıtların düşmesi, maliyetlerin artması ve federal fonların kesilmesiyle uğraşırken diğer yandan Trump yönetiminin müfredat, ifade özgürlüğü, Filistin yanlısı konuşmalar ve çeşitlilik programları üzerindeki baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Bazı kurumlar ve akademik örgütler bu müdahalelere mahkemelerde direnirken birçok üniversite sessiz kalıyor ya da taviz veriyor. Varon’a göre New School’un demokrasiye yönelik otoriter tehdide karşı mücadele etmek yerine kendi çalışanlarına yönelmesi, üniversitenin muhalif mirasıyla arasındaki bağı koparma tehlikesi taşıyor.