Kayda Geçsin — XXXV

7 Mayıs 2026 Havadisleri

Laurent Warlouzet, Esprit‘deki “Un autoritarisme de marché” adlı yazısında çağdaş liberal demokrasinin karşı karşıya olduğu ikili tehdit üzerinde duruyor. Yazı, siyasi illiberalizm (evrensel oy hakkını kullanarak denge-denetim mekanizmalarını tasfiye etmek) ile ekonomik ultraliberalizm (sosyal koruma ve çevre düzenlemelerini piyasa mantığı adına söküp atmak) arasındaki görünürde paradoksal ama yapısal olarak tutarlı ittifakı tarihsel kökleriyle birlikte ele alıyor. Warlouzet’e göre bu iki akım, ortak bir değer zeminine oturuyor: eşitsizlik. İnsanlar eşit değilse, otoriter liderler tarafından yönetilmeli ve ekonomik hiyerarşideki yerlerini sorgulamadan kabul etmelidirler. Warlouzet’in sunduğu somut veriler tablonun ciddiyetini ortaya koyuyor: 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde illiberal partiler yüzde otuz oy aldı; bu oran yirmi beş yıl önce yüzde onun altındaydı. AB’nin yirmi yedi üyesinden sekizinin hükümeti artık aşırı sağ tarafından yönetiliyor ya da bu partilere dayanıyor. Macaristan, Polonya, İtalya ve ABD üzerinden izlenen örüntü tutarlı: illiberal liderler seçim kampanyalarında yoksulun sözcüsü gibi konuşurken iktidarlarında vergi kesintilerini zenginler lehine, sosyal ve çevre mevzuatını ise zayıflar aleyhine kullanıyorlar. Warlouzet, liberallerin bu tabloya yalnızca teknik argümanlarla ve tepeden bakışla yanıt veremeyeceğini vurguluyor; çözümün, liberalizmi en kırılgan kesimleri koruyacak somut politikalarla yeniden bağdaştırmaktan geçtiğini savunuyor.

Toplumun en kırılgan kesimlerini koruyabilecek politikaları liberalizmden beklemek fazlasıyla ütopik değil mi yahu? Liberalizm mülkiyet haklarını ve piyasa özgürlüğünü, sosyal korumadan ve toplumun temel menfaatlerinden önce gelecek şekilde içselleştirmiş bir doktrin. Dolayısıyla toplumun refahı ve bununla bağlantılı olarak bir refah devleti anlayışı liberalizmin tam anlamıyla istediği bir sonuç olmasa gerek. Ya da bireysel bazlı refahın topluma yayıldığını görmek çok zor. Karbon vergisi veya dijital piyasa düzenlemeleri gibi adımlar şüphesiz önemli ve geleceği inşa etme anlamında kayda değer fakat böylesi kaygıları olan bir anlatının temelde toplumun en kırılgan kesimlerini koruyacak somut politikalar üretebilmesi zor gibi gözüküyor. Çünkü en başta toplumu ve onun en kırılganlarını dikkate almak gerekiyor. Öte yandan onları dikkate alan ve tarihsel açıdan da tutarlı bir şekilde onları savunan görüşlerin de iktidar olabilme ihtimalleri, potansiyelleri çok zayıf. Ne olacak bu dünyanın hâli?


Benjamin Hoffman, American Affairs Journal‘daki “A Mess of Goulash: The Rise and Fall of Viktor Orbán” adlı yazısında Viktor Orbán’ın on altı yıllık iktidarını ve Nisan 2026’daki seçim yenilgisini analitik bir çerçeveye oturtuyor. Yazının temel argümanı tarihsel-yapısal: Orbán, işlevsiz kurumların ve meşruiyetini yitirmiş bir sistemin yarattığı boşlukta iktidara geldi; bu boşluğu doldurmak için kurumsal dengeleri tahrip etti, ancak aynı tahribat uzun vadede kendi çöküşünü hazırladı. Hoffman bunu antik Roma’dan Floransa Medici’sine uzanan bir tipoloji içinde konumlandırıyor: halk desteğiyle iktidara gelen ama kurumsal dönüşümü kalıcı hâle getiremeyen “tiran” figürü. Orbán’ın ilk dönem performansı somut: İsviçre frangı cinsinden alınan ve forintin çöküşüyle ödeyemez hâle gelen bir milyon haneli mortgage krizi, yabancı bankaların sırtına yıkılarak çözüldü. Yüzde dokuza indirilen kurumlar vergisi ve asgari ücret artışları istihdamı yükseltti, reel ücretler on yılda yüzde yetmişi aştı. Göç dalgasına karşı sınır çiti çekildi ve doğurganlık oranı AB ortalamasının üzerine taşındı. Bu politika kazanımları dört seçim zaferi getirdi. Ama her zafer bir sonraki dönem için daha büyük vaatler, daha geniş bir rant ağı ve daha kırılgan bir denge anlamına geliyordu. Sistemin içten çöküşü üç kanaldan geldi. Birincisi mali: seçim öncesi transferler, doğalgaz fiyat tavanları ve AB fonlarının patronaj ağına yönlendirilmesi, 2022 enerji şokunun tetiklediği yüzde yirmi beşlik enflasyona zemin hazırladı. İkincisi kurumsal: sağlık ve eğitime ayrılan pay OECD ortalamasının çok altında seyrederken siyasi bağlantılı müteahhitler milyarlarca avroluk ihale kazandı. Üçüncüsü ise beklenmedik: Cumhurbaşkanının bir çocuk istismarı davasındaki sanığı affetmesi, ardından gelen ses kaydı ve bir Fidesz içeriden çıkan muhbir. Bu üçü, AB fon dondurmasının yarattığı mali baskıyla birleşince muhalefet ilk kez tek adayda konsolide olabildi ve yüzde seksen katılımla Orbán seksen dokuz sandalye farkla kaybetti. Hoffman yazıyı burada noktalamıyor. Orbán’ı yenen Péter Magyar, aynı üçte iki çoğunluğa sahip; aynı kurumsal mirasla ve onlarca yıl uzanan Orbán dönemi atamalarıyla yüzleşmek zorunda. AB’nin dondurulan 17-18 milyar avrosu serbest bırakılabilir, ama bu uyum koşullarını kabul etmeyi —yani hesap verebilirlik mekanizması olmayan bir prosedürel sınıfın önünü açmayı— gerektiriyor. Magyar’ın önündeki seçim Orbán’ınkiyle yapısal olarak aynı: kurumları inşa edip çekilmek, iktidarda kalmak için kurumları kendine bağlamak ya da müzik durana kadar dans etmek.


Christian Lehmann, AOC Media‘daki “Droit à l’aide à mourir ou le capitalisme à son comble” başlıklı yazısında Fransa’da yasalaşma sürecindeki yardımlı ölüm yasasını, avukat ve engelli hakları savunucusu Elisa Rojas’ın kitabı üzerinden eleştiriyor. Temel argüman şu: Yasa, bireysel özgürlük söylemiyle sunuluyor; oysa asıl işlevi sistemin bakımını karşılayamadığı kesimlere (engelliler, kronik hastalar, yoksullar) ölümü rasyonel bir seçenek olarak meşrulaştırmak. Lehmann ve Rojas bu tabloyu kapitalist sağlık politikasının mantıksal uç noktası olarak okuyor: sistem önce bakım altyapısını çökertir, sonra “onurlu ölüm” diye paketlenmiş bir çıkış kapısı sunar. Eleştirinin somut zemini şu: Fransa’da palyatif bakım hakkını düzenleyen Claeys-Leonetti yasası zaten yürürlükte; uzmanlar tarafından onaylanmış ve büyük çoğunluğu kapsamakta. Sorun yasal boşluk değil, erişim eşitsizliği; palyatif hizmetler ülke genelinde fiilen ulaşılabilir değil. Rojas’ın öne çıkardığı ikinci kırılganlık ise tanımlara dair: yasa metninde “ötanazi” ve “yardımlı intihar” ifadelerine yer verilmiyor, uygulanacak kişi kapsamı kapalı kapılar ardında genişletildi. Odile Maurin’in sözleriyle: “Sürekli baskı altında, desteksiz yaşarken ölmek bir seçim değildir.” Rojas, Nazi Almanyası’nın T4 programına göndermesiyle —merhametin kılığına büründürülmüş imha mantığı— tarihsel bir uyarı çekiyor. Lehmann ise bunu Macron’un genel politikasına bağlıyor: yaşamı onurlu kılmak gündemde yokken ölümü onurlandırmak öne çıkıyor.