Beklemek, beklemek, beklemek. Zamana karşı her daim yenik düşmek. Kaçınılmaz bir şekilde dönüp dolaşıp burada olmaklığımızla cebelleşmek. Hani Samuel Beckett diyor ya “dünyadasın ve işte bunun tedavisi yok”, tam da öyle. Tatar Çölü’nün makro düzeyde bendeki yansıması bu oldu. Mikro düzeyde birçok konu var ama orada da en bariz öne çıkan “feda kültürü”. Bu “özen göstermek” değil tam anlamıyla feda. Kendini bir ülkeye, bir anlatıya, bir davaya, bir dünya görüşüne, bir inanca feda ediyorsun ve ömür bununla geçiyor.
Kitaba adını veren Tatar Çölü’nde, korunan kaleyi bırakıp şehre gitmek amacıyla heveslenen, ha bugün ha yarın “buradan gideceğim, zaten ben burada geçiciyim” diyenlerin günün sonunda besledikleri umutların altında kaldıkları ve otuzlu kırklı yaşların ortasında çürüyüp kendilerini bir şekilde düzene feda ettiklerini gördüğümde, ülke sathının da koca bir Tatar Çölü’nden ibaret olduğunu bir kez daha teyit ettim. Öyle de garip bir his.
Bir yandan da Kırmızı Pazartesi‘yi sonuna kadar yaşıyorsun. Zira geleceğini bildiğin şeyler var ama o şey ha deyince gelmiyor, onu beklerken adım adım, ilmek ilmek çözülüyorsun ve sonunda gerçekleşiyor. Beklerken ve “o an” geldiğinde müthiş bir çaresizlik içinde kalıyorsun. Bir şeylerin olacağını biliyorsun ve oluyor ama senin onu durduracak gücün, mecalin ve cesaretin yok. Zaman yanına kendi gibi “güçlü” olanları alıp, önüne kattığını ezip geçiyor.
Hepimiz kendi çölümüzdeyiz, neleri beklediğimizi ise yalnızca kendimiz biliyoruz.