Ünlü bir tiyatro oyuncusu ve yönetmen, Hiroşima’da Çehov’un Vanya Dayı adlı oyununun yönetmenliğini yapma teklifini aldığında, büyük bir kişisel kaybın üstesinden gelmeyi öğrenir. IMDb böyle tanıtmış Drive My Car’ı. Benim ilk tepkim: “Ne filmler yapılıyor be, enfes.” oldu.
Nostalji duygusuna kapılmayalım dedikçe, yaşamın bir yerinden tutuyor ve yaşanmamış, görülmemiş, tecrübe edilmemiş deneyimler silsilesine daldırıyor bu lanet düşünce. Yetmişlerde üretilmiş ve bugün klasik diyebileceğimiz, rengi ve kusursuzluğu ile hızla tav olabileceğimiz bir araba. Şunu ıskalamayalım, bu bir “araba sevdası” değil. Arabanın temsiline duyulan özlem. Yıllanmış arabaya iyi bakmış, özen göstermiş bir adam (Kafuku) ile kıymet verdiği bir nesneye gözü gibi bakmış, onunla bir hikâye edebilmiş birinin yaşadığı hissiyat aynıdır, nesneler önemli değil. Bunun araba olmasının bir avantajı “seyir” ve “yolda olma” hâllerine ilk elden imkân sağlaması. Gecenin bir saati arabaya atlayıp, iyi bir müzikle Ankara’nın isli, puslu, karanlık dehlizlerine dalıp, küçük bir şehir turu atmayı yıllardır kendisine bir rutin belleyen benim için şüphesiz daha değerli hâle geliyor böylesi bir eylem.
Araba böylesi anlarda, filmdeki karakterimiz için de, elbette bir evdir. Beraberinde taşıyabildiğin bir ev. Çoğu zaman “gidilen” –yani “işte orada” diyebileceğin– bir ev söz konusuyken –ve buna hemen herkes okeyken– beraberinde götürebildiğin ve dünyayı deneyimleyebildiğin bir ev kesinlikle bir üst seviyedir. Yollar, şehirler, insanlar, sesler…
Sesler. Kafuku yolda giderken (araba sürerken) teypte eşi Oto’nun kaydettiği kasetleri dinliyor. (Spotify’a mecbur kaldığımız günlere de ayrı bir lanet okumak gelmiyor değil arasıra ama yine en kolay, işlevsel ve ucuz yöntem bu.) Kasette Anton Çehov’un Vanya Dayı metninin replikleri var. Oto kendi sesinden, oyundaki diğer karakterlerin diyaloglarını okuyor; Kafuku ise arabada bu kaydı dinleyerek kendi repliklerini prova ediyor.
Konuşanın eşi olmadığını, metnin de bir oyun olmadığını düşünelim. Konuşmanın gücüne tanık olalım. Sürekli olarak dinlediğimiz, yer yer karşılık verdiğimiz ve bir yandan da seyir hâlinde olduğumuz bir tecrübe durumu. Diyalog gibi gözükmekle beraber, esasen bir tür monolog. Monolog söz konusu ise içdöküş kaçınılmaz. “Yaşadığımız yetmiyormuş gibi, bir de senden dinliyoruz” şiarını teyit edercesine, romanların, oyunların, şiirlerin, öykülerin dönüp dolaşıp, bizi bize anlattıkları ve bizim de bunları dinlediğimiz bir ruh hâli. Ve beraberinde götürdüğün ev ile. Bunun basit gibi gözüken ama çoklarının nüfuz edemediği bir alışkanlık, kendi ile başbaşa kalma imkânı olduğunu düşünüyorum.
İlham meselesi. Dolaylı olarak yaratıcılık bahsi. Oto, senaryo yazarıdır ancak hikâyelerini sadece cinsel ilişki sırasında veya sonrasında anlatabilmektedir. Ertesi gün anlattıklarını hatırlamaz ve bu hikâyeleri eşi Kafuku ona tekrar anlatarak yazıya dökülmesini sağlar. Tabi böylesi bir durumda hikâyeleri ona anlatacak kişi yalnızca eşi Kafuku olmaz. Zira yazar tıkanması (!) diye bir şey vardır. Ya da sıradanlaşan bir yazara belki de bambaşka insanlardan “elde edilen” hazlarla ortaya konulacak hikâyeler gerekir. Neresinden tutarsanız oradan mümbit bir kanalın açılmasının kaçınılmaz olduğu bir durum. Kafuku’nun bunu bilmesine rağmen onu idare etmesi ve bunun altında yatan hisler. İlham perilerinin yerinin çağın hissiyatına uygun olarak çokeşli, farklı fantazilere açık, bedensel hazzı zihinsel bir doğuma dönüştüren tekinsiz müzlerin alması. Sadakatin, aldatılmanın, ihanetin yeniden tanımlanmasına gebe (belki bugün bir zorunluluk) bir ilişki biçimi. Ve daha bir sürü şey.
Orgazmın, yaratıcılık konusunda bir itki olması meselesi sanırım ilk değildir. Merceği daha da geriye alırsak seks ve sanatın kesişimi hakkında çokça literatür birikmiştir. İşbu metnin derdi bu değil ama ifade etmem gerekir ki Oto’yu yargılayacak değilim. Filmi izlerken de öylesi bir hissiyatım olmadı. Bittabi Kafuku’ya karşı bir acıma da hissetmedim. Dahası anlamaya da çalışmadım, anladım. Anladığım her şeyi ifade etmeye çalışma zorunluluğum olmaması beni burada rahatlattı.
Film Murakami’nin aynı adlı öyküsünden esinlenmiş/uyarlanmış. Buldum, okudum. Kadınsız Erkekler (Doğan Kitap, 2014) kitabının açılış öyküsü. Çevirmen Ali Volkan Erdemir başlığa dipnot düşmüş: “Beatles şarkısı. Şarkının akışına göre ‘Şoförüm olabilirsin’ anlamına gelir. Eski bir blues tabiri olarak ‘seks yapmak’ anlamını da içerir.” Güzel dokunuşlar. Elko Ishibashi’nin filmin orijinal soundtrackini dinlemeye ara verip Beatles’a kulak veriyorum. Parçada çok da ısrarcı olmuyorum. Filmin albümü daha cazip.
Öyküyü iki sebepten okudum: Birebir uyarlama mı, dahası Murakami’nin yaratıcılık bahsine dair bir şeyler yakalar mıyım. Anlattığını deneyimleyen, deneyimlediğini anlatanlardan mıydı? Elbette yersiz bir soru. Ama gerçekçi ve “doğal” bir yöntem olduğu şeklindeki kanıyı değiştirmenin güç olduğunu düşünüyorum.
Cevap esinlenme, birebir uyarlama değil. Metindeki şu kısım, bu yazının başlarındaki hissiyata eşlik edebilir: “Şehir merkezindeki caddelerde keyifle vites değiştirerek arabayı sürüyor, kırmızı ışıkta beklerken telaşsızca gökyüzünü izliyordu. Hareket eden bulutları, elektrik tellerine konmuş kuşları seyrediyordu. Bu, yaşamının vazgeçilmez bir parçasıydı.”
Ve büyübozumu! Kafuku’nun adının anlamını öğreniyoruz. Kör göze parmak olmasaydı iyiydi. Metinden bir çevirmen dipnotu daha. Şoförümüz (Misaki Watari) Kafuku’ya nasıl hitap edeceğini sorduğu sırada düşülen not: “Kafuku ev anlamına gelen ka (ie) ve iyi şans, uğur anlamına gelen fuku ideogramlarından oluşmaktadır.” Ev. — İyi bir yazar, kör göze parmaktan kaçınmalı, diyesim geldi. Sonra “yazar”ın nasıl olması gerektiğine dair söz söylemeyi saçma buldum. Bir süre kurcaladığım “yazarlık” kitaplarını anımsadım, kayda değer şeyler söylemediklerini görmüştüm.
O yazarlık kitaplarından biri de Murakami’nindi: Mesleğim Yazarlık (Doğan Kitap, 2019). Ona göre [kitaptaki “Tamamen Kişisel Fiziksel Aktivite” başlıklı metin], yaratıcılık yalnızca zihinsel bir süreç değil güçlü bir fiziksel dayanıklılık da gerektiriyordu. Fiziksel güç azaldığında düşünme gücü ve ruhun kıvraklığı da zayıflıyordu. Düzenli spor yapmanın (özellikle koşu ve yüzme) beyindeki nöron bağlantılarını güçlendirdiğini ve bunun entelektüel, yaratıcı işler için ideal bir zemin hazırladığını savunuyordu. Uzun süreli bir yaratıcılık için fiziksel gücü korumak şarttı. Seksi de böylesi bir fiziksel aktiviteden saymak pekala mümkün. Fazla kelime döktüm bu bahse, kapatıyorum.
Filmin iyi hissettiren yanı, Perfect Days’deki gibi, Japonya’nın sakin ve temiz dünyası. Ne denli doğrudur, ne kadarı film için hazırlanmıştır bilemiyorum, her zaman aksi yorumlar olacaktır, fakat bu his, “her şeyin yerli yerinde” hissi vermesi bir seyirciye vadedilebilecek en güçlü şeylerden biri olacağını düşünüyorum. Yaşananlar ne denli kaotik olsa da arabaya atlayıp, düzenli, temiz ve sakin bir şehirde flanörlüğe düşmek, birçok şeye iyi gelecektir. Filmde bu hissi görebileceğimiz birçok sahne var.
Ve son olarak elbette Vanya Dayı. Bambaşka zamanlarda, bambaşka mecralarda çok kez karşılaştığımız o replik burada fazlasıyla ilgi uyandıracak şekilde (işaret diliyle!) kendine yer buluyor. Buraya eklemesem olmaz, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle (İş Kültür, 2014):
“Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (…) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz… Tanrı da acıyacak bize ve biz seninle canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve burdaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz… İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum… (…) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmas gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşama gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna.”
- Orijinal Başlık: Doraibu mai kâ (2021, Japonya)
- Türkçesi: —
- Yönetmen: Ryusuke Hamaguchi
- Senarist: Haruki Murakami, Ryûsuke Hamaguchi, Takamasa Ôe
- Oyuncular: Hidetoshi Nishijima, Tôko Miura, Reika Kirishima

One thought on “Ryusuke Hamaguchi, Doraibu mai kâ (2021)”
Comments are closed.