Nereden esti Türk filmlerine dalmak bilemiyorum ama Atıf Yılmaz ile başlayayım dedim. Listede on kadar yönetmen var; sırayla dolaşacağım. Bu aralar kendi zamanımıza ve mekânımıza dönüş zamanları gibi. Muhtemelen şu eski eleştiri dergilerini daha sık kurcaladığım için oldu.
Sadri Alışık görmeyeli epey olmuştu. Yeşilçam’ın leş olmayan dönemlerinden. Sait Faik hikâyesi gibi bir film. Karakterler İstanbul’da gündelik hayatın akışı içinde. Bizse bugün onlardan da yaşamlarından da çok uzaktayız; tuhaf. 60 yıl geçmiş, dile kolay. Mevzu basmakalıp Doğu-Batı çatışması olsa da Haşmet’in naifliği ve meşguliyetleri alaturka yanımı tetikledi ama pek de ileri gidemedi. Haşmet gürültü çıkarmadan zamana ve mekâna bir iz bırakıyor —ya da ondan bir iz alıyor— fotoğraf çekerek. Bellek meselesi bu. Ben de buradan yakalandım. Hani şu aileyi kameraya alma bahsi, onun da etkisi var muhtemelen. Bu arada ona başladım, adım adım ilerliyorum. Filmin kalanı bilindik aşk meşk işleri, elzem değil. İstanbul değil de Istanbul beyefendisinin modernleşme ile karşılaşmasını ve tercihlerini izleriz. Bir açıdan Tanpınar karakterleri gibi de.
Bir yanıyla şuradan da yoklandığımı inkâr edemem; Haşmet’in seyyar fotoğrafçılığı neden seçtiğini anlattığı o replik: “…iki üç kuruş için hürriyetimi satmak istemedim.” Örneklerini çoğaltmam mümkün. Esasen Haşmet’in iç sesinde dönüyor mevzular, yönetmenin/senaristin de “bakın burada bir şey var” dediği yerler oralardır. Oralarda film izlemeyiz, metin okuruz.
Haşmet kendine hep ikinci tekil şahısla ve sıfat takarak sesleniyor: “Yorgun Haşmet,” “miskin Haşmet,” “tembel Haşmet,” “Ukala Haşmet.” Kendini seyreden, yargılayan, kendi başarısızlığının tanıklığını yapan bir ben. Aşina olduğumuz melankolik hâller, bir şeyleri beceremediği için anlatan, bir yandan da kendini seyre dalan bir karakter. Ne çok tanıdık geldi!
Filmde kadın karakterimizin “düştüğü” randevuevinin adı manidar: Medeniyet Pansiyonu. İç ses bir yerde hiddetlenir ve der ki: “Ah ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirdiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?” Güzel değil mi? Retoriğe boyun eğeceksek evet. İnsan o dönemleri de düşünerek ister istemez diyor ki, kendinden bellediğin medeniyetin nesini gördün? Ve hatta bir adım daha öteye gidip, kendi atalarını düşününce, ailesinin ihtişamı —ibrikçibaşı dede, paşa, ferik amca— bir Osmanlı hiyerarşisine yaslanıyor ki o hiyerarşi de kendi döneminde Fransız sefaretinden makine getiren, alafranga yaşayan bir seçkinliğe dayanıyordu. Dolayısıyla hangi medeniyet? Bir dünya kurabilmeyi kolay mı sandın be Haşmet Efendi, ne insanlar heba oldu bu yolda.
Kaçınılmaz bir şekilde senaristin kendi meramı fazla mı belirgin diye de düşünmeden edemedim. Ayşe Şasa senaristlerden biri. Kendisini seksenlerin başından itibaren İslam’a ve tasavvufa yöneldiğini ve öncesindeki hayatına eleştirel yaklaştığını biliyoruz. Ama o anlara daha çok var. Yine de kendisi varlıklı bir ailede büyümüş, dadılar ve mürebbiyelerle büyütülmüş; Robert Koleji mezunu biri. Yani o alafranga seçkinliğin içinde büyümüş, onu bilen, tanıyan biri. Haşmet’in medeniyet öfkesinin kaynağını senarist Şasa’nın kendi sınıfsal huzursuzluğunda aramak mümkün.
Ayça Çiftçi 2006’da Altyazı‘da bu film için değerli bir yazı yazmış; Haşmet’i alaturka bir bohem olarak okuyor; kariyeri, gösterişi, hırsı yücelten bir düzenin kıyısında reddederek yaşayan biri, Ayşe hayatına girince kaçtığı her şeyin ortasında kalan biri. Ne güzel ifade etmiş, muhakkak tamamı okunmalı.
Atıf Yılmaz’dan devam edeceğim.
- Orijinal Başlık: Ah Güzel İstanbul (1966, Türkiye)
- Yönetmen: Atıf Yılmaz Batıbeki
- Senarist: Safa Önal, Ayşe Şasa
- Oyuncular: Sadri Alışık, Ayla Algan
