Mikhail Kalatozov, Soy Cuba (1964)

Altmışlar ve yetmişler izleğinden çıkamadım. Bugün Kült Kavaklıdere’de izlediğim belgesel sinema: Soy Cuba [Ben Küba’yım]. Sovyet-Küba ortak yapımı, Küba Devrimi’nin zafer kazanmasının, Küba’da sosyalist rejimin kurulmasının ve iki ülke arasında müttefiklik ilişkilerinin tesis edilmesinin ardından çekilmiş. Muhtevası trajik olsa da görüntü yönetmenliği çok çok iyiydi. Döneminin imkânlarının üzerinde bir kamera tekniği vardı, esaslı bir seyir zevki verdi, siyah beyaz olmasının da etkisi vardı.

Öte yandan mesele bin yıldır aynı: güçlü bellenenin güçsüz addedilen üzerinden kurduğu hâkimiyet ve bunun yarattığı insanlık dramı. Filmde, devrim öncesi dönemde insanların yaşadıkları ve Amerikan yanlısı rejimin, Küba halkı üzerindeki baskılarını birbirleriyle bağlantısı bulunmayan dört ayrı hikâye üzerinden anlatılmış. Son bölüm de ayaklanmanın başlangıcına bağlanıyor. Politik sinemanın tarihe bıraktığı izleri düşününce, diğer filmlerin “nahifliği” meselelere bakışımda bir deforme hissi yaratmıyor değil.

Filmin başlangıcındaki kamera kullanımı Roger Ebert’in de kafasını karıştırmış, ben de anlayamadım, kendisinden aktarıyorum:

Ben Küba’yımfilminin başlarında öyle bir çekim var ki, şimdiye dek gördüklerimin en çarpıcısı arasına girdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. 1964’te çekildiğini, hafif kameraların ve Steadicam’in henüz icat edilmediğini düşününce bu çekimi teknik olarak açıklamak neredeyse olanaksız hâle geliyor. Çekim, Castro öncesi Havana’nın bir lüks otelinin çatı terasında başlıyor. Güzellik yarışması sürüyor. Kamera mayo giymiş güzellerin arasından yılanvari kıvranarak geçiyor, ardından terasın kenarından aşağıya doğru —sanki havada asılı gibi— üç dört kat iniyor; bu kez bir yüzme havuzu olan başka bir terasa ulaşıyor. Bir bara yaklaşıyor, arkasından bir garsonun turistlere içki götürmesini izliyor; turistlerden biri ayağa kalkıp havuza giriyor, kamera da peşinden dalıyor ve çekim suyun altında sona eriyor. Elimden geldiğince takip ettiğim kadarıyla bu bütünü tek planda gerçekleştirilmiş. Nasıl yapıldığına dair hiçbir fikrim yok. Ama bu çekimi salt teknik ustalığı nedeniyle değil, başka bir yüzden de kayda değer buluyorum: Filmin devrimci, ajitprop tutumundan pek sayılmaz bir sapmayla, dolce vita‘ya duyulan belli bir ilgiyi ele veriyor.

Film sayesinde ajitprop’u da öğrenmiş oldum, “ajitasyon” ile “propaganda” kelimelerinin birleşiminden oluşan kısaltma. Wikipedia, şöyle diyor:

Kavram, fikirlerin kararlı ve amaçlı biçimde yayılmasını ifade eder. Terim Sovyetler Birliği’nde doğmuş; edebiyat, tiyatro, bildiri, film ve benzeri sanat biçimleri gibi kitle iletişim araçlarını kapsayan ve komünizm lehine açık siyasi mesaj taşıyan bu ürünleri tanımlamak için kullanılmıştır. … Terim, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin merkez ve bölgesel komitelerine bağlı Ajitasyon ve Propaganda Dairesi’nin kısaltılmış adı olarak ortaya çıkmıştır. … Rus ajitpropunun temel işlevi Komünist Parti’nin ideolojisini ve politikalarını açıklamak, halkı partiye katılmaya ve idealleri benimsemeye ikna etmekti. … Ajitprop, 1920’lerin Avrupası’nda filizlenip Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan yoğun biçimde siyasallaşmış bir tiyatro geleneğini de beraberinde getirdi; Bertolt Brecht’in oyunları bu geleneğin başlıca örnekleri arasında sayılır. Rus ajitprop tiyatrosu, erdemin ve kötülüğün karikatüre dönüştüğü düz karakterleri ve kaba yergisiyle tanındı. Zamanla terim, her türlü yoğun siyasi sanatı kapsayan genel bir ad hâline geldi.

Görsel estetiğinin büyüleyici yanından çıkarsak, didaktik bir iş. Doğası gereği böyle elbette. Ama bu durum kitap ve filmler söz konusu olduğunda pek de tercih ettiğim bir şey değil. Bir Gün Tek Başına‘daki baba karakterinin sayfalarca memleket tarihi anlatması gibi. Ama biliyorum birçok insan propaganda ile sanat arasında böyle bir ilişki kurup hatta sanatının işinin böylesi bir şey olduğunu dile getirecektir.

Hiç hesapta yokken bir Küba ziyaretini de akla getirmedi diyemem!

 

  • Orijinal Başlık: Soy Cuba (1964, Küba, Sovyetler Birliği)
  • Türkçesi: Ben Küba’yım
  • Yönetmen: Mikhail Kalatozov
  • Senarist: Enrique Pineda Barnet, Yevgeniy Yevtushenko
  • Oyuncular: Sergio Corrieri, Salvador Wood, José Gallardo