Zamanın mesai denilen şu çalışma saatlerine göre planlanması ve insanın da buna ayak uydurabilmesi ve bunu kanıksaması, insanın en büyük çaresizliklerinden biri olarak gözüküyor. Kendi adıma bu konuda şanslı sayılırım. Çok uzunca bir süredir kendi vaktimi kendim belirleyebiliyorum. Gelgelelim bir toplumun içine doğmuş olmaktan kaynaklı olarak ve toplumun büyük çoğunluğunun da böylesi bir lüksü olmadığı için hayat da bu kıstas üzerine kurulmuştur. Gündüz çalışılır, gece uyunur, pazar dinlenilir, banka diye bir şey vardır ve onun günleri vardır, maaş günleri, yıllık izin günleri, bayram tatilleri vardır; gece yarısı çok yakın olmadığı müddetçe bir arkadaşını arayamazsın, sabah dörtte markete gidemezsin -ya da gidebilirsin ama o market kapalıdır- öğle yemeği on ikiyle ikisi arasındadır, doktor randevusu mesai saatlerindedir, devlet dairesinde cuma öğleden sonra muhatap bulman zorlaşır, düğünler cumartesidir zira şehir dışından gelenler pazar günü rahat dönebilsinlerdir vesaire. Kalabalıklar bunları kabullenmiştir, aksini düşünmek bir yana “acaba mı?” sorusunu sormak, sorana “acaba mı” gibi bir gözle bakılmasına sebep olur. İnsan kendisi hakkında, durduk yere içinde “tuhaf” ve benzeri ifadelerin geçtiği cümleler kurdurmuş olur.
Bu lüksün sebep olduğu yahut vesile olduğu kimi bedeller veya ödüller olabilir. Böylesi bir hissiyata kapılmadım ama muhakkak vardır böyle şeyler. Ben daha çok yerleşmiş bu düzene bir şekilde uymuş olma hâlini arada bir yoklatıyorum kendime. Uyum mu, teslimiyet mi, yoksa sadece hayatta kalma mı? Farkları her seferinde bulanıklaşıyor.
22 Mayıs 2026, bir cuma akşamı, Ankara. Cuma bu şehir için neredeyse yok hükmünde sayılabilir. İşe geç giden devlet memurlarının cuma namazıyla beraber sonrasında da günün kalanında da işe devam etme ihtiyacını pek duymadıklarını biliyoruz, gözlemliyoruz. Böylelikle trafiğin yoğun olduğu saatlerin sabahtan öğlene doğru genişlediği, öğleden sonrasından da ikindiye oradan da akşama doğru genişlediğini görebiliyoruz. Bunlar hafta içi her güne sirayet etmişse de cumaları daha bariz bir hâl almaktadır. Trafik zamana yayılır, çekilen sıkıntısı da… Bazı sıkıntılar o an çekilip bitebilmeli, güne yayılan sıkıntıların başka sıkıntılara eklemlenip bir kar topu etkisiyle daha da büyüyüp bambaşka acılara meze olduğunu defalarca kez deneyimledik.
Cuma akşamı. Dört duvar arasına sıkışmış gibi; Kennedy, Tunus, Bülten ve Bestekar arasına sıkışmış bir hâlde, şehirde kalanların bir cuma akşamında geceye ve şehre nasıl daldığını izliyorum. Tabelaların ışıkları da olmasa Edinburgh’un kasvetli havasına bürünecek kadar gotik bir hava var. Yağmurun belirli aralıklarla “ben buradayım” diye kendini hatırlatması bir yana, şehir sakinlerinin çok sık yaşamaya başladığı “ne yaşıyoruz biz?” hissi de hep bir kenarda duruyor. Gerçi bu soruyu sormaya yeni başlamadık, o kadar ki, artık soramayacak kadar uzunca bir süredir onu yaşadık.
Deneyimlenen şeyin çokluğu ve eşzamanlılığı kendini akışa bıraktırmayı gerektiriyor. Bir silsile yok. Şehre hâkim olan kimi hiyerarşi örüntüleri burada kendine yer bulamıyor. Haftanın yükünü atmış olsalar gerek, yüzleri gülen insanlar var az sayıda. Yılın yorgunluğunu yıllık izinde atan insanlar, ömrün yükünü nasıl atıyorlar? Nihai çözüm ölüm mü?
Göğe bakan bir ben varım. Görenler tuhaf karşılamıştır. Hep yer hizasında olduğum ve öyle gördüğümden. Ağaçları da çekme gayretinden.
Yürürken konuşan, konuştukça gevşeyen ve aceleleri olmadığı yürüyüşlerinden ve aylakça tavırlarından belli kimi insanlar, grup şeklinde veya tekil insanlar. Vatandaşlar, fertler. Sokak lambaları, düştükleri küçük alanda ilahî bir nur etkisi yaratıyor. Sağda solda terk edilmiş hissi veren scooterlar. Yersiz hassasiyetlerden ötürü konulan yasal birtakım kurallardan ötürü mekânların önünde açık, büyük menülere şahit oluyorsun. Tavuk pilavın kaç lira olduğunu sana o an öğreten, gösteren bir düzen. Kennedy ile Tunus’un kesiştiği köşede kocaman bir otobüs, trafiği tıkamış hâlde. “Senin ne işin var burada?” diyorsun, plakanın 09 olduğunu görüyorsun, navigasyon azizliği diye içinden geçiriyorsun. Böylesi azizliklerin sayısının artıyor olması da tatsız bir his veriyor; klavyenin azizliği, havanın azizliği vs. Bunlar da bir tür mûziplik olarak kabul edilebilir belki de.
Mûziplik de bir tür göğe bakmak olabilir sonuçta. Yaşamak da.
Güne ilişkin çekilen bazı fotoğraflara buradan bakılabilir.