Annie Cohen-Solal, Esprit‘deki “Sartre, piéton du monde” adlı söyleşisinde Jean-Paul Sartre’ın biyografisini kaleme alan ilk isim olarak, Sartre’ın Fransa’daki giderek derinleşen unutuluşunu ve sistematik itibarsızlaştırılmasını tartışıyor. Cohen-Solal’ın temel argümanı şu: Bu unutuluş entelektüel bir değerlendirmenin değil, kurumsal bir tasfiyenin ürünü. Sartre’ın tez yazmayı, üniversite kürsüsünü, Légion d’honneur’ü (Fransa Şeref Nişanı) ve Nobel’i reddetmesi —Fransız entelektüel hiyerarşisinin merkezinden sürekli uzak durması— onu kurumların meşruiyetini borçlu olduğu ama karşılığını ödeyemediği bir konuma taşıdı. Fransa bu dengeyi kurmak yerine hesap sormayı seçti. Cohen-Solal’ın çizdiği Sartre portresi, kamuya sunulan “evrensel vicdan” imgesiyle örtüşmüyor. Les Temps modernes‘i bir dünya vitrinine dönüştüren, okuyucusunu Richard Wright’tan Charlie Parker’a, Brezilya’dan Japonya’ya açan; Cezayir Kurtuluş Cephesi’ne destek yazıları kaleme alan, Afrika ve Güney Amerika’nın görünmez düşünürlerini Fransız kamuoyuna tanıtan Sartre, kurumsal belleğin dışında bırakılıyor. Cohen-Solal bunu “dünyanın seyyahı [piéton du monde]” imgesiyle özetliyor: Sartre sabit bir kürsüden değil, sürekli hareket hâlinde bir bakış açısından düşündü. Bu hareketliliğin karşılığı özel hayatında da görülüyor. Tanımadığı bir lise öğrencisine sayfalar dolusu mektup yazan, genç Robert Misrahi’nin felsefe eğitimini isimsiz finanse eden, iktidar ilişkilerini tersine çevirmeyi alışkanlık hâline getirmiş bir Sartre var karşımızda. Cohen-Solal’ın bizzat tanıklık ettiği bu “güçlendirme [empowerment]” pratiği filozofun teorik ahlakından önce yaşanmış bir ahlak olarak öne çıkıyor. Fransa’nın görmezden geldiği tam da bu boyut. Unutuluşun nedenine gelince, Cohen-Solal birden fazla etken sayıyor: yapısalcılığın varoluşçuluğu safdışı bırakması, “özne felsefesi” etiketiyle Sartre’ın haksız biçimde dışlanması, Cezayir tutumunun yarattığı rahatsızlık ve Sartre uzmanlarının Fransa’da değil Belçika’da çalışmak zorunda kalması. Ama asıl soru Cohen-Solal’a göre daha derin: Fransa, teorik ahlak yerine pratik bir ahlak yaşayan, kurumsal oyunun dışında kalan, “sol sosyal” ile “sol kültürel”i aynı anda taşıyabilen bir düşünürü neden kaldıramıyor? Bu soruyu yanıtlamak Sartre’ı değil, bugünkü Fransa’yı anlatıyor.
Tom Chatfield, New Philosopher‘daki ‘A Clear Look‘ adlı yazısında bilgeliğin zamansallık sorununu ele alıyor. İngiliz filozof Bryan Magee’nin 2017 tarihli Ultimate Questions kitabından hareketle, bilgeliğin evrensel bir doğruya ulaşma çabası değil, zamanla değişen ve zorunlu olarak eksik kalan bir anlayış biçimi olduğunu öne sürüyor. Magee’nin ölümünden iki yıl önce, 87 yaşında yazdığı bu kitap, yazı boyunca hem felsefi kaynak hem de kişisel bir model olarak işlev görüyor. Chatfield’ın odaklandığı temel paradoks şu: Bilgelik zamanı aşmaya çalışır, ama zamandan bağımsız olamaz. “Bu da geçecek” gibi kadim özdeyişler kalıcılıklarını tam da bu gerilimden alır. Bilgelik, kesin bir sonuca değil, yaşanmış deneyimle bütünleşen bir içgörüye işaret eder, bu yüzden önceden edinmek neredeyse imkânsızdır. Yazının ikinci yarısı, bu çerçeveyi Derek Parfit’in felsefesiyle ve On What Matters adlı üç ciltlik yapıtıyla karşı karşıya getiriyor. Chatfield Parfit’e gerçekten saygı duyuyor ama tam da bu yüzden eleştirisi daha ağır basıyor: Bu kadar zekâ, bu kadar emek ve sonunda ortaya çıkan şey insanı ısıtmıyor. Parfit’in derdi şuydu: Eğer ahlak nesnel bir temele oturmazsa, hiçbir şey gerçekten önemli olmaz. Nihilizme düşeriz. Bunu önlemek için ahlakı zamandan, bireyden, deneyimden soyutladı, herhangi bir rasyonel varlığın kabul etmek zorunda kalacağı evrensel bir zemin aradı. Chatfield’ın itirazı bu soyutlamanın kendisine. İnsanlar arasındaki yükümlülükler hafızadan, ortak geçmişten geliyor. Birini sevdiğin için ona karşı sorumlusundur, soyut bir ilkeden dolayı değil. Bunu denklemin dışında bırakırsan geriye teknik olarak doğru ama yaşanmış hiçbir şeye benzemeyen bir ahlak kalıyor. Chatfield buna açıkça “yanlış” demiyor. Sadece “bilgelik orada değil” diyor, zirveyi değil yolu tarif ediyor. Sonuç bölümünde Magee’nin daha mütevazı iyimserliği öne çıkarıyor. Bilgelik bir zirveye ulaşmakla değil, yolun kendisiyle ilgilidir. Kolektif bilgi bireyde değil, insanların birbirine söylediklerinde ve kuşaktan kuşağa devrettiklerinde yaşar.
Yaş aldıkça daha az emin olmamın böylesi bir karşılığı varmış demek ki. Dinginleşme, törpülenme, hep başka sonuçların ve kaygıların da olduğunu, olabileceğini varsayarak tüm ihtimalleri düşünmek, daha az kendini düşünmek, daha çok yapıcı olmak vs. tüm bunların bilgelikle bir ilgisi olabilmeli bu bağlamda. Yine de şu “yolda olmak” bahsi fazlasıyla klişe. Aşmak lazım bunu.