Öte Yandan — I

Adam Kirsch yazısında, Giorgio Agamben’i doğrudan bir siyaset teorisyeni olarak değil, daha çok şiirsel ve metafizik bir düşünür olarak okumayı öneriyor. Ona göre Agamben’in politik çıkışları sık sık büyük tartışmalar yaratıyor; ancak bu müdahalelerin değeri siyasal gerçekliği doğru analiz etmelerinden çok, modern hayatın karanlık taraflarını güçlü imgelerle düşünmeye açmalarında yatıyor. Kirsch yazıya Agamben’in 2004’te ABD’deki bir akademik daveti reddetmesiyle başlıyor. ABD’nin yabancılardan parmak izi almasını modern devletin insan bedenini damgalamasının bir örneği olarak yorumlayan Agamben, bunu Auschwitz’deki numaralandırma pratiğiyle aynı biyopolitik mantığın devamı sayıyor. O dönemde bu tavır birçok kişi için güvenlik devletine karşı cesur bir eleştiri gibi görünüyor. Ancak 2020’de Agamben’in COVID önlemlerine karşı çıkması aynı düşünsel çizginin başka bir sonucu oluyor: devletin salgını kullanarak olağanüstü hâli kalıcılaştırdığını ve insanları yalnızca biyolojik varlıklar olarak yönettiğini savunuyor. Kirsch’a göre burada bir çelişki yok; Agamben yalnızca kendi teorisini tutarlı biçimde sürdürüyor. Sorun, bu teorinin çoğu zaman siyasal gerçekliği açıklamakta zayıf kalması. Kirsch, Agamben’in düşüncesinin arka planında Heidegger’in büyük etkisinin bulunduğunu vurguluyor. Agamben de Batı siyasetinin temel kavramlarını –egemenlik, istisna hâli, “çıplak hayat”– tarihsel kökenlerine kadar kazmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken tarihsel malzemeyi çoğu zaman açıklayıcı bir araçtan çok felsefi bir semboller repertuvarı gibi kullanıyor. Roma hukukundaki Homo sacer figürü, Aristoteles’in zoe–bios ayrımı ya da teolojik imgeler, Agamben’in metinlerinde tarihsel bağlamlarından koparak bugünü yorumlayan güçlü alegorilere dönüşüyor. Bu yüzden Kirsch’a göre Agamben’i yalnızca bir politik filozof olarak görmek baştan yanlış bir beklenti yaratıyor. Ondan sağlam siyasal analiz beklediğimizde hayal kırıklığı yaşayabiliyoruz. Ama onu şiir, din ve metafizikle komşu bir düşünür olarak okuduğumuzda başka bir şey ortaya çıkıyor: modern dünyanın güvensizliğini, hukukun kırılganlığını ve insanın “çıplak hayat”a indirgenme ihtimalini karanlık ama etkileyici felsefi imgelerle düşünen bir yazar. Bu nedenle Agamben’i anlamanın yolu, onu yalnızca siyaset teorisi içinde değil, aynı zamanda bir tür felsefi şair olarak okumaktan geçiyor.

♦ ♦ ♦

Kathleen Stock’un yazısında, bilinç üzerine yürütülen modern bilimsel tartışmaların çoğu zaman konuyu fazla daralttığını savunuyor. Çıkış noktası Michael Pollan’ın A World Appears adlı kitabı. Pollan, bilincin ne olduğuna kesin bir cevap vermekten çok, onun ne kadar karmaşık ve çok katmanlı bir fenomen olduğunu göstermeye çalışıyor. Stock da bu yaklaşımı önemli buluyor; çünkü bilinci yalnızca teknik veya nörolojik bir problem olarak görmek, insan deneyiminin zenginliğini gözden kaçırma riskini taşıyor. Felsefede bilinç hakkında temel bir ayrım bulunur. Bazı düşünürler bilinci genel bir farkındalık kapasitesi olarak tanımlar. Ancak Thomas Nagel gibi filozoflar bilincin özünde öznel deneyim olduğunu savunur. Nagel’in ünlü sorusu bunu iyi özetler: bir organizmanın bilinçli olması, “o organizma olmak nasıl bir şeydir?” sorusunun bir cevabının bulunması demektir. Yani bilinç yalnızca bilgi işlemek değildir; dünyayı belirli bir bakış açısından yaşamak demektir. Stock’a göre modern bilim bu öznel boyutla her zaman rahat ilişki kuramamıştır. Galileo’dan itibaren doğa bilimleri ölçülebilir özellikleri —kütle, hareket, sayı— merkeze almış; renk, tat veya koku gibi deneyimsel özellikleri ikincil saymıştır. Bu yaklaşım zamanla neredeyse bir metafizik varsayıma dönüşmüştür: gerçek olan yalnızca ölçülebilir olandır. Bu yüzden bazı çağdaş teoriler bilinci yalnızca bilgi işleme kapasitesi veya çevreye tepki verme yeteneği olarak tanımlar. Böyle olunca bilgisayarların veya bitkilerin bile “bilinçli” sayılabileceği iddia edilir. Stock’a göre bu tür teoriler aslında sorunu çözmek yerine onu değiştirir; açıklamak istediğimiz fenomeni giderek küçültürler. Pollan ise bilinci çok daha geniş bir deneyim alanı olarak düşünür: duyumlar, duygular, düşünceler, iç monologlar, hayaller ve zihnin sürekli dolaşan akışı bu alanın parçalarıdır. Psychedelic deneyimler veya meditasyon gibi alışılmadık bilinç hâllerine bakmak da bilincin sınırlarının sandığımızdan daha esnek olabileceğini gösterir. Stock’un vardığı sonuç şu: bilinci anlamak için yalnızca bilimsel ölçüm araçları yeterli değildir. Bilim maddi süreçleri açıklayabilir, fakat deneyimin içsel zenginliğini yakalamakta zorlanır. Bu nedenle Pollan’ın önerdiği gibi, bilinç üzerine düşünürken şiir gibi insan deneyimini dile getiren başka ifade biçimlerine de kulak vermek gerekebilir.