Orhan Pamuk, Beyaz Kale (1985)

Dostoyevski yılı diye bellediğim yılın üçüncü ayında sona gelmişken Budala‘yı nihayetlendirememenin tuhaf hissi ve Orhan Pamuk’un romanlarında kronolojik olarak okumaya başlamanın üçüncüsünü geride bırakırken ağzımda da o tuhaf tadı aldığımı ifade etmeliyim. Zira genç Orhan Pamuk ilk romanında verdiği keyfi ve “olmuş bu ya” hissini giderek düşürmeye başladı, iki ve üçüncü romanı ile. Dördüncü roman olan Kara Kitap‘ta işler değişiyor deniliyor, bakacağız.

Faruk Darvınoğlu’nu sevsem de baştaki ona ait kurgu ve sondaki kurgular çokları gibi bende de kim kimdi yanılsaması yarattı. Olmasa olur muydu, olabilir. Zaten sonraki baskılarda yazar da bu durumu ve dahası kitabın kurgusuna dair açıklamalar yaptığı bir sonsözü de yazmış. Sadece Hoca ile İtalyan’ın kendi hikâyeleri olsaydı, kim ne derdi ki?

Nicolas D. Sampson 2018’de Panorama Journal‘de uzun ve iyi bir yazı yazmış. Şu kısmı değerli buldum:

Zamanla Hoca ile anlatıcı, Osmanlı İmparatorluğu’nda yolunu arayan ayrılmaz bir bütüne dönüşür. Birinin bittiği yerde diğeri başlar; birlikte geçirdikleri süre bu öncülü inandırıcı kılmaya yeter de artar. Bu palindrom bir mitosu doğurur; Müslüman’la kâfirin, köleyle efendinin, içerideyle dışarıdakinin buluştuğu bir mit. Aralarındaki farklar ve çatışmalar olağandışı bir bağa dönüşür. Söz konusu olan dinî farklılıkların aşılması ya da dinin büsbütün silinmesi değil; “öteki”liğin ta kendisidir. Hoca ve İtalyan, zıt ama kısmen bağdaşabilir iki kuvveti temsil eder. Benlik Öteki’yle yüzleşir, merak etkileşimi kışkırtır, bilgi bilgiyi doğurur; korku korkuyu, şüphe ise başkişileri harekete geçiren yaratıcılığı besler. Hayatta kalma iradesi onları birbirinin niteliklerinden yararlanmaya, birbirinin hayatını güçlendirmeye iter.