5 Nisan 2026 Havadisleri
Anonim bir İranlı yazarın The New York Review için kaleme aldığı “From the Rooftops of Tehran” başlıklı yazısında, Tahran’dan savaşın dokuzuncu gününde kaleme aldığı yazısında fiziksel ve metaforik anlamda çatıların bir tanıklık mevzisine dönüştüğünü anlatıyor. Yazar İran’ın son iki yıl içinde üç ayrı yıkımı iç içe yaşadığını aktarıyor: önce İsrail saldırıları, ardından Ocak ayındaki rejim katliamları, şimdi ise ABD ve İsrail’in ortak savaşı. İnternet kesintileri, kontrol noktaları ve baskı altında yazının bizzat kendisi bir direniş eylemi hâlini alıyor. İkinci katmanda yazar, çatı ilişkilerini —sokakta yıllarca selamlaşmadığı komşularla savaş sırasında kurulan o kırılgan yakınlığı— somut sahnelerle işliyor: sesi tanımak için çatıya çıkan kumral saçlı kadın, Buşehr’den bombalamadan sonra Nevruz sofrasındaki balığıyla birlikte şehri terk eden adam, işkence gördükten sonra susup yalnızca çatıda sigara içen öğretmen. Yazar bunu bir trajedi listesi olarak sunmuyor; aksine, İran felsefi geleneğindeki “hayali dünya [imaginal world]” kavramına yaslanarak üçüncü bir bakış açısı öneriyor: ne yerden ne havadan, çatıdan. Yazının altında yatan siyasi konum ise hem dışarıya hem içeriye eşit mesafede duruyor. Yazar, Minab’da ABD saldırısında hayatını kaybeden 180 çocuk için de yas tutuyor, Ocak katliamlarında öldürülen 200’den fazla öğrenci için de. İkisini de lanetliyor, ikisinin de acısını sahipleniyor. Ne dış müdahaleyle ne de rejimiyle barışık olan bir halkın sessizliğe terk edilmişliği metnin duygusal ağırlık merkezini oluşturuyor. Tarihin bu ara mesafeden yazıldığını, geleceğin de ancak oradan hayal edilebildiğini söylüyor.
Çoklarına böylesi bir durum yani yazının bir direniş biçimi olması ya da savaş ortamında kaleme alınan tanıklıklar ve dünyayı kavrayış biçimleri samimi gelmeyebilir, bunu da anlayabilirim. Ama bir yerde bunların çok daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Savaş günlükleri yazan insanları düşündüğümde ve sonraları onları okuduğumda, bu işlerin tam da böyle oldduğunu (ve maalesef böyle olması gerektiğini) anlıyorum. Kısıtlı koşullar, yazıyı öldürmüyor. Gelgelelim konforlu zamanlar da yazıyı öldürmese de yaşatmıyor da; baksana burada, bir paragrafın altına, “yorum” adı altında belli belirsiz şeyler yazıyorum. Bu da kendi kayda geçsin talebim, günün sonunda. — TD
Iain McGilchrist, UnHerd‘de yayımlanan “Why We Need Religion?” başlıklı yazısında, beynin sol yarıküre düşüncesinin egemenliğine bağladığı bir medeniyet krizini ele almaktadır. Söz konusu biliş biçimi, bedensel deneyimi, ilişkisel anlamı ve bilgeliği geri plana iterek soyutlamayı, araçsallığı ve denetimi merkeze almaktadır. McGilchrist, The Matter with Things kitabının nörobilimsel çerçevesini temel alarak sol yarıkürenin, manipülatif yetkinlik bakımından ötekine (sağ yarımküreye) üstün olmasına karşın, yapısal olarak yanılsamaya yatkın olduğunu ve bilgelik üretmeye elverişli olmadığını öne sürmektedir; bilgelik, bütüne, bağlama ve örtük olana yönelen sağ yarıkürenin alanıdır. Bürokratik şişme [expansion], yapay zekânın sınırsız yayılımı, ortak anlamın çözülüşü; yazı tüm bunları, elçinin, efendisinin tahtına el koymasına seyirci kalmış bir medeniyetin belirtileri olarak okumaktadır. McGilchrist’in somut önerisi dine, özelde Hıristiyan geleneğine geri dönüştür; bunu özel inanç meselesi olarak değil, paylaşılan, bedenlenmiş ve topluluk içinde yaşanan bir anlam yapısı olarak kavramak gerekir. Hıristiyanlığı, Batı mirasında hayatta kalan en zengin mitos olarak değerlendiren McGilchrist, bunu kavramsal dilin ulaşamadığı gerçeklikleri taşıyabilen, ritüelde, sanatta, müzikte ve azizlerin yaşamlarında cisimleşen bir form olarak tanımlamaktadır. Yazı, indirgemeci materyalizmin, atomize özneliğin, toplulukla, doğayla ve kutsal olanla kurulan bağların koparılmasının öngörülebilir psikolojik sonuçlarını doğurduğunu ve bu sonuçların artan kaygı, depresyon ve ahlaki yönelim yitimiyle zaten kendini gösterdiğini ileri sürerek kapanmaktadır.
McGilchrist’i biraz araştırdım, Türkçeye iki kitabı çevrilmiş, Pinhan’dan çıkmış. Metinde bahsi geçen çalışma henüz Türkçede yok ama İngilizcesini kurcaladım. Sonuçları itibarıyla şaşırtıcı olmayan bir yerde. Diyor ki, sol yarıküre temsilini gerçekliğin kendisi sanmaya başlar; bu durumu “sol yarıküre ele geçirmesi (left hemisphere capture)” olarak tanımlıyor. Bunun somut tezahürleri de şunlarmış: bilimsel indirgemecilik, pozitivist epistemoloji, teknolojik büyüme fetişizmi ve anlam krizini doğuran kültürel parçalanma. Bu çok klasik bir ayrımı anımsatmıyor mu: “Sol beyin analitik, sağ beyin yaratıcıdır”. Evet ama yazar buna itiraz ediyor: i) Her iki yarı küre de her şeyle ilgilenir; dil, matematik, müzik, duygu. Konu ne ile ilgilenildiği değil, nasıl ilgilenildiğidir. ii) Bu bir kişilik tipolojisi değil, dikkat biçimlerinin yapısal gerilimidir ve bu gerilim her insanda, her anda işler. Sağ yarı küre “yaratıcı” değil; bütünleyici, bağlamsal ve belirsizliğe açık. Sol yarı küre “analitik” değil; kapatıcı, kategorize edici ve kontrole yönelik. Hemen hepsine katılabilirim ama insanlığı mitlere ihtiyaç duymasına tekrar dönmeyi büyük bir çaresizlik olarak görmekten de kaçınamam.
Kapak Görseli: Iain McGilchrist, Darwin College Lecture Series, Şubat 2024