Kayda Geçsin — XXVI

29 Mart 2026 Havadisleri

Lois McLatchie Miller, Spectator‘daki “When is Prayer in Public a Crime in Britain?” başlıklı yazısında Birleşik Krallık’ta dini ifade özgürlüğünün uygulanmasındaki çifte standartı ele alıyor. Yazının temel savı şu: İngiltere, kamusal alanda dini ifadeye kapılarını açık tuttuğunu iddia ediyor; ancak bu hoşgörü, inanca ve mekâna göre belirgin biçimde farklılaşıyor. Miller, argümanını somut bir kıyaslamayla kuruyor. Trafalgar Meydanı’nda binlerce kişinin katıldığı Ramazan iftarında alenen namaz kılınması, Sadiq Khan ve Keir Starmer gibi isimlerce alkışlanmış. Öte yandan 2024’te yürürlüğe giren “tampon bölge” yasaları kapsamında, kürtaj kliniklerinin 150 metre yakınında sessizce dua eden Hristiyanlar yargılanıyor. Yazar, bu yasaların uygulandığı iki davayı öne çıkarıyor: Kürtaj yüzünden kaybettiği oğlu için kliniğin karşısında sessizce dua eden Hristiyan gazisi Adam Smith-Connor, 9.000 sterlin cezaya çarptırıldı; gönüllü aktivist Isabel Vaughan-Spruce ise aynı “suç” nedeniyle yargılanmayı bekliyor. Miller’a göre sorun, yasanın eylemi değil niyeti suç saymasıdır; yani bir kişinin ne düşündüğünün başkalarınca algılanması cezai sonuç doğurabilmektedir. Yazı, devletin hangi inançların kabul edilebilir olduğuna karar verdiği bir ortamda din özgürlüğünün fiilen işlevsizleştiği uyarısıyla bitiyor.

Miller’ın İngiltere için “bu kabul edilemez” dediği asimetri, Türkiye’de uzun süre olağan sayıldı, sayılmaya devam edecek. Yakışanı mı yapıyoruz, yoksa hakettiğimizi mi? Hakettiğimiz bize de yakışıyor olabilir sanki. — TD


Thomas Meaney, New Left Review‘da yayımlanan “Normcore” başlıklı yazısında Habermas için hem veda hem hesaplaşma olan bir yazı kaleme alır: Alman gazetelerini dolduran övgüleri geri çevirmez, ancak bu övgülerin es geçtiği kör noktaları titizlikle kayıt altına alır. Meaney, Habermas’ın gerçek entelektüel kapsamını teslim eder. Erken dönem radikalizmini —1950’lerin sonunda Heidegger’in Nazi geçmişini alenen yüzüne vuran genç akademisyeni—, Marksizmle sürdürdüğü ömür boyu teorik hesaplaşmayı ve Historikerstreit‘taki* belirleyici rolünü not eder. Meaney ayrıca Habermas’ın “iletişimsel eylem” kuramını da ele alır: bu kuram, meşru siyasi kararların ancak katılımcıların güç ilişkilerinden bağımsız, salt daha iyi argümanın belirleyici olduğu bir iletişim ortamında müzakere yoluyla alınabileceğini savunur. Habermas bu çerçeveyi hem Frankfurt Okulu’nun kültürel çıkışsızlığına —Adorno’nun aydınlanmayı barbarlığın kaynağı olarak gören karamsarlığına— hem de Rawls’ın siyaseti kamu aklından kopuk bireysel haklar dili üzerine inşa eden yaklaşımına karşı geliştirdi. Meaney’nin argümanı, Habermas’ın sahte bir düşünür olduğu değildir; taahhütlerinin seçici biçimde uygulandığıdır. Öne sürdüğü somut kanıtlar tutarlı bir örüntü çizer: Habermas, Birinci Körfez Savaşı’nı kısmen İsrail’in güvenliğine dayanan gerekçelerle desteklemiş, NATO’nun Sırbistan’ı bombalamasını benimsemiş, Amerikan askeri otoritesine ancak Irak meselesinde Franco-Alman çıkarları ayrışmaya başladığında kuşkuyla yaklaşmıştır. İsrail söz konusu olduğunda tutum uzun soluklu ve bilinçlidir: 2012’de nükleer silah programı nedeniyle İsrail’i eleştiren Günter Grass’ı alenen azarlamaktan Gazze’deki İsrail eylemlerini savunan bildiriyi imzalamaya, İsrail eleştirisi gerekçesiyle bir Alman üniversitesinden davetiyesi geri alınan Nancy Fraser’ı destekleyen mektubu imzalamayı reddetmeye uzanan bir çizgi. Meaney bunu fırsatçılığa değil, Habermas’ın içselleştirdiği sabit bir denklemin işleyişine bağlar: Almanya’nın İsrail’e koşulsuz bağlılığını sorgulamak, onun gözünde Holokost’u mümkün kılan demokratik öncesi zihniyete geri dönmekten farksızdır. Dolayısıyla bu konu, Habermas için müzakereye açık bir siyasi mesele olmaktan çıkmış; dokunulamaz bir ahlaki zemine dönüşmüştür. Habermas, Meaney’nin sonucuna göre, bu özgül konumu kendi yönteminin erişim alanının dışında tutmuştur — tartışmayı mümkün kılan çerçeveyi bizzat askıya alarak.

Önce şu Historikerstreit meselesi. Historiker “tarihçiler”, Streit “kavga/tartışma” — dolayısıyla “tarihçiler kavgası” ya da “tarihçiler tartışması” olarak çevirmek mümkün. 1986-87’de Batı Almanya’da patlak veren kamusal bir polemik imiş. Tetikleyici mesele şu: Holokost tarihsel olarak eşsiz mi, yoksa Sovyet terörü veya başka soykırımlarla karşılaştırılabilir mi? Vay arkadaş! Tartışma kültürünün olduğu coğrafyalarda mevzu nasıl ilerliyor. Başta Ernst Nolte olmak üzere muhafazakâr tarihçiler, Nazi suçlarını Stalinizme verilen bir tepki olarak yorumlamış; böylece Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu görece hafifletmeye çalışmışlar. Habermas buna sert çıkmış ve bu yorumun Holokost’u sıradan bir tarihsel olay hâline getireceğini, Almanya’nın demokratik kimliğinin ise tam da bu suçla yüzleşme üzerine kurulu olduğunu savunmuş. Adamın ömrünün sonunda geldiği yere bak. Nancy Fraser’ın Habermas yazısını buraya da bırakayım, muhakkak okunmalı.

Öte yandan Habermas’ın akıl yürütmesini açıkçası sarih biçimde burada gördüm. Yazar kendisini çarpıtmış mıdır sanmam ama Habermas’ın akıl yürütmesi şu: Habermas’a göre iyi bir Alman olmak, Holokost’u unutmamak demekti. Yani Demokratik Almanya’nın meşruiyeti, Holokost’la yüzleşme üzerine kurulu. Holokost’u unutmamak ise İsrail’in yanında durmak demekti. Bu iki adım onun zihninde o kadar sıkı fıkı olmuş birbiri ile kaynaşmış ki ki İsrail’e yönelik her eleştiriyi otomatik olarak “Holokost’u umursamıyorsun” şeklinde okumuş. Faşizme dönmeyelim diye soykırıma destek çıkmak da çok acayip bir durum. Ne ikilemler, ne ikilemler.