Kayda Geçsin — XXV

23 Mart 2026 Havadisleri

Helen Lewis, The Atlantic‘teki “The Death of Millennial Feminism” başlıklı yazısında feminist yazar Lindy West’in yeni anı kitabı Adult Braces‘i bir neslin ideolojik iflasının belgesi olarak okuyor. West, 2010’larda ABD’nin en etkili feminist yazarlarından biriydi. Dönemin önde gelen kadın odaklı internet dergisi Jezebel‘de keskin ve kışkırtıcı yazılar kaleme aldı, Shrill adlı anısını New York Times bestseller listesine soktu, bunu bir TV dizisine dönüştürdü. Kitabında ise o parlak anlatının önemli bölümlerini geri alıyormuş: trollerin onu ne kadar derinden sarstığını, evliliğinin aslında ne kadar sorunlu olduğunu ve eşinin başka bir kadınla ilişki yaşadığını öğrenince nasıl sarsıldığını itiraf ediyor. Ardından tüm bunları “poliamoriye” (çok eşlilik) dönüşümün hikâyesi olarak yeniden çerçeveliyor. Lewis’in asıl derdi bu kişisel hikâyenin ötesinde. Millennial Feminizmi’nin —beden pozitifliği, kimlik siyaseti, “bana inan” kültürü ve sosyal medya üzerinden yürütülen ahlak mahkemeleri— neden çöktüğünü soruyor [bu soruları başka açılardan da okumak mümkün, 2007-2010 Türkiye’sinde “özgürlükler” adı altında konululan/konuştuğumuz tüm o meseleler bugün nerede, yanılsama mıydı, afyon mu? Bugün karşılık bulmamaları ile haklılıklarını birarada düşündüğümüzde, varlıklarının esamesinin okunamamasını nasıl yorumlayacağız, “hakikat” her şeye rağmen kendini göstermez miydi? —TD]. Cevabı şu: Bu akım, kendi savunucularından bile sürdürülemeyecek kadar katı bir ahlaki kod talep etti [ideal bellenenin sürdürülemezliği yahut ölçülülüğün her zaman kazanması —TD]. Beden pozitifliğinin ikonları fırsat bulunca zayıflama ilaçlarına (GLP-1, yani Ozempic türü ilaçlar) yöneldi; “kadınlara inan” ilkesi inandırıcılığını yitiren davalarla aşındı; West gibi yazarlar ise bir yandan poliamorinin “ilerici” bir zorunluluk olduğunu [2010’ların sonunda “açık ilişki” diye tartışılıyordu bu mevzular, şimdi de çokeşliliğin zorunluluğu bahsi, insan primitif zamanlarına dönme konusunda kimi alanlarda ısrarcı gibi — TD] savunurken öte yandan gözyaşı döktükleri bir kapak fotoğrafıyla anı kitabı yayımladı. Jezebel kapandı, “girlboss” (kariyer odaklı güçlü kadın arketipi) kavramı demode oldu, internet artık uzun soluklu feminist manifestolara trafik taşımıyor. Lewis’e göre Millennial Feminizmi, vazettiği ile yaşananlar arasındaki uçurum kapanmaz hâle gelince kendi kendini tüketti.

ARKA PLAN: Millennial Feminizm, sosyal medya üzerinden yükselen, beden pozitifliği, kimlik siyaseti ve “kadınlara inan” gibi ilkelere dayanan 2010’lar feminist dalgası. Türkiye’de 2007-2010 arası “özgürlükler” söylemi etrafında şekillenen, feminist bloğun ve kadın odaklı internet yazarlığının kısa süreli yükselişiyle örtüşür. Vazettiği ile yaşananlar arasındaki uçurum büyüyünce kendi kendini tüketti [mi?].


Vladimir Bortun, Tribune‘deki “Reform Is Not the Party of Workers” başlıklı yazısında Reform UK’in “işçi sınıfının partisi” iddiasını sosyolojik bir analizle çürütüyor. Bortun, 2024 genel seçimlerinde Reform adaylarının arka planlarını inceliyor ve tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor: adayların yaklaşık yüzde kırkı küçük işletme sahibi, serbest meslek erbabı, ev sahibi (mülkünü kiraya veren) ya da çiftçi; buna karşın yalnızca yüzde dördü geleneksel işçi sınıfı mesleklerinden geliyor. Partinin retorik başarısının sırrını ise adayların sınıf kökenlerini —ki bunlar ortalama düzeyde— sınıf varış noktalarıyla, yani kazanılmış ayrıcalıkla, örtbas etme becerisinde buluyor. “Sıradan insandım, kendi kendimi yarattım” anlatısı, esnafı ve küçük mülk sahibini hem ekonomik elit hem de siyasi ezilen olarak konumlandırıyor. Politika düzeyinde ise tablo daha da nettir: Reform’un programında KOBİ’lere vergi indirimi, kira gelirlerinin korunması ve işçi haklarının törpülenmesi var; 2024 adaylarının yüzde beşinden azı işgücü korumaları hakkında somut bir şey söylemiş. Bortun, partinin asıl finansörlerini ve liderlik kadrosunu —kripto, fosil yakıt ve gayrimenkul sermayesi— Reform’un gerçek sınıf projesinin göstergesi olarak sunuyor. Lancashire’daki huzurevi satışı girişimi ve çiftçilerin karşı çıktığı fracking politikası gibi yerel çelişkilerin bu koalisyonun kırılganlığını zaten gözler önüne serdiğini vurguluyor. Yazı, Reform’un yükselişini salt manipülasyona bağlamak yerine işçi sınıfının gerçek siyasi temsilden yoksun kalmasına, bunun da büyük ölçüde Starmer dönemi Labour’ının sınıf siyasetini terk etmesine bağlıyor; çözüm olarak işçi sınıfını kültürel bir kimlik değil kolektif ekonomik çıkarları olan bir siyasi güç olarak ele alan yeniden kurucu bir sol öneriyor. [Birebir aynı olmasa da en yakın yapısal benzerlik Türkiye’de İYİ Parti’de olsa gerek. Oradaki kuruluş söyleminde de, “halkın partisi, seçkinlere karşı” retoriği benzer bir çerçeve sunuyordu; liderlik kadrosunun ve aday profilinin ise ağırlıklı olarak orta-üst sınıf, eski bürokrat ve iş dünyası kökenli olduğu görüldü. —TD].

ARKA PLAN: Reform UK, Nigel Farage liderliğindeki İngiliz aşırı sağ popülist parti. Brexit Partisi’nin devamı niteliğinde 2018’de kurulan parti, göç karşıtlığı, AB eleştirisi ve “siyasi seçkinlere” yönelik keskin bir söylem üzerine inşa edilmiş. 2024 genel seçimlerinde yüzde on sekiz oy alarak beş milletvekili çıkardı; anket rakamları ise zaman zaman iktidar partisi Labour’ı geride bırakıyor.


Brian T. Fitzpatrick, Law & Liberty‘deki “Diversifying the Academy” başlıklı yazısında ABD akademisindeki ideolojik tekdüzeliği hem içeriden bir tanık hem de hukuk fakültesi öğretim üyesi sıfatıyla ele alıyor. Vanderbilt Hukuk Fakültesi’nde yaklaşık yirmi yıldır görev yapan Fitzpatrick, fakültesindeki muhafazakâr sayısının dörde düştüğünü ve bunun üniversitenin en ideolojik çeşitli bölümü anlamına geldiğini belirtiyor. Sorunu arz ve talep ekseninde ikiye ayırıyor: muhafazakârların akademiye girmek istememesi (arz) ve fakültelerin onları işe almak istememesi (talep) [Türkiye’de hikâye tam tersi malum, herhangi bir kadroya girebilmenin hemen hemen ilk şartı “muhafazakârlık” olabilir —TD]. Asıl sorunun talep tarafında olduğunu, zira hiç kimsenin fakülte oylamasını atlayarak işe alınamayacağını vurguluyor. Çözüm önerisinin özü utanç mekanizmasına [ağdalı laflar kitlenin hoşuna gider —TD] dayanıyor. Üniversite liderlerinin ya da devlet yasama organlarının harekete geçmesini beklemenin naif olduğunu, asıl baskının dışarıdan gelmesi gerektiğini savunuyor. Dört adımlı bir plan öneriyor: her üniversitenin her bölümündeki ideolojik dağılımın yıllık olarak ölçülmesi, bu verinin medyada, sosyal medyada ve mezunlara sürekli hatırlatılması, ideolojik çeşitliliğin üniversite sıralamalarına dahil edilmesi ve son olarak bağışçıların bağışlarını somut ilerlemeye koşullu hale getirmesi [bu çok acayip bir plan gibi geldi ve kestirip atamadım, çünkü üzerine azıcık kafa yormak istediğinde bir takım açmazlar da beraberinde geliyor. Bir akademisyen ömrü hayatı boyunca aynı ideolojik görüşü benimsiyor olabilir mi? Değiştiğinde ne olacak? Dahası ideoloji nasıl ölçülecek yahu? Kime oy verdiğine mi, akademisyeninin yazdığı makaleye kitaba mı bakılacak? İnsanların dünya görüşü başka davranış biçimleri başka olabilir, bunun en bariz örneğini Türkiye’de görmüyor muyuz? Gücün yanında olanlar, güç sahibinin dünya görünüşünü tam anlamıyla içselleştirmiş ve o mahalleden mi gelmiştir? İnsanlar ölçülen şeyi optimize etmeye başlar, dolayısıyla o bölüme muhafazakâr gerekiyorsa birileri muhafazakâr rolünü yapar veya tam tersi. Çeşitliliğin baskı ile gelmesi gerektiğini düşünen bir zihin. Neydi o bizde de vardı, “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” Amerikalıların alacakları çok yol var, Türkiye simülasyonunda level “Legend” yahut “Nightmare” olduğu için yaşayanlar olarak idmanlıyız. — TD]. 1994’te Harvard’daki kadın öğretim üyesi sayısı artana kadar bağışları emanet hesabında tutan mezun grubunu model olarak gösteriyor. Fitzpatrick’in yazıya sinmiş temel tezi şu: sorun entelektüel değil duygusal, dolayısıyla çözüm de entelektüel ikna değil kolektif baskı olmalı.


Anthony Lane, New Yorker‘daki “How Bad Is Plagiarism, Really?” başlıklı metninde, intihalin ne olduğu ve tarih boyunca nasıl algılandığı sorusunu, özellikle yapay zekâ çağındaki yeni tartışmalar üzerinden ele alıyor. Lane, intihalin kesin sınırlarının hiçbir zaman net olmadığını; ilham, taklit ve bilinçsiz tekrar arasındaki çizginin bulanık kaldığını vurguluyor. Günümüzde yapay zekâ araçlarının metin üretmesi ve insanların bunları kendi eseri gibi sunması, intihali daha da karmaşık bir mesele hâline getiriyor. Özellikle akademik çevrelerde, yapay zekâ kullanımının doğrudan intihal sayılması gerektiğine dair güçlü bir eğilim olduğu belirtiliyor. Tarihsel olarak bakıldığında ise intihal anlayışının modern bir duyarlılık olduğu ileri sürülüyor. Romantizm öncesinde taklit ve esinlenme doğal ve hatta gerekli kabul edilirken, “özgünlük” fikri bu dönemde merkezi hâle gelmiştir. Shakespeare’den Raphael’e kadar birçok büyük isim, önceki eserleri dönüştürerek üretmiştir. Bu durum, yaratıcılığın çoğu zaman tamamen “yeni” olmaktan ziyade, mevcut olanın yeniden işlenmesi olduğunu gösterir. Dolayısıyla intihal ile yaratıcı dönüşüm arasındaki ayrım, tarihsel bağlama göre değişen bir mesele olarak ortaya çıkar. Metin ayrıca intihalin hukuki değil, daha çok etik bir sorun olduğuna dikkat çeker. Yasalar genellikle telif ihlalini cezalandırsa da, intihalin asıl yaptırımı toplumsal utanç, itibar kaybı ve dışlanmadır. Bununla birlikte, sanat üretiminde “kendinden alıntı”nın bile yaygın olduğu ve zamanla bunun bir sanatçının üslubuna dönüştüğü ileri sürülür. Sonuç olarak Lane, intihalin tamamen ortadan kaldırılamayacağını; insan yaratıcılığının doğasında zaten tekrar, etkilenme ve dönüşüm bulunduğunu savunur.