17 Mart 2026 Havadisleri
Ross Clark, Stanford Üniversitesi Biyoloji Profesörü Paul Ehrlich’in ölümünün ardından The Spectator‘da kısa bir yazı kaleme almış. Clark’ın temel iddiası şu: Ehrlich’in 1968’de yayımladığı The Population Bomb kitabında öne sürdüğü, 1970’lerde yüz milyonlarca insanın açlıktan öleceği tahmini gerçekleşmedi ve Ehrlich hayatının son 50 yılını bu başarısızlığı örtbas etmeye çalışarak geçirdi. Clark’ın aktardığına göre, küresel ortalama yaşam süresi 1968’de 55,6 yılken 2023’te 73,2 yıla yükseldi. Afrika’da bile yaşam beklentisi 44,6’dan 63,8’e çıktı. Küresel yetersiz beslenme oranı 2000’den 2024’e %12,7’den %8,2’ye düştü. Ehrlich’in göremediği iki şey: i) Teknoloji ve serbest piyasanın gıda üretimini nüfus artışının önünde tutacağı, ii) Sanayileşmenin doğal olarak doğum oranlarını düşüreceğini, ki bu 1968’de Batı’da zaten görülüyordu. Clark’ın en sert eleştirisi ise şu: Ehrlich zorla kısırlaştırma, büyük ailelere cezai vergi gibi otoriter çözümler önerdi; sol kesim de bunu hoşgörüyle karşıladı. Oysa aynı çevreler, benzer mantıkla göçe karşı çıkanları faşist olarak nitelendiriyor. Clark haklı olarak bunu açık bir tutarsızlık olarak görüyor. Clark, insanların kendi kendini yok edecek şekilde ürediği Malthusçu düşüncenin, Ehrlich’ten sonra da yaşamaya devam edeceği uyarısıyla bitiriyor yazısını.
Adam Weinstein, The Spectator‘daki “The Illusion of Iranian Regime Change” başlıklı yazısında, şu varsayımı sorguluyor: ABD ve İsrail rejimi yeterince yıpratırsa İranlılar gerisini kendileri halleder. Weinstein bu hesabın temelsiz olduğunu savunuyor. İran rejimi, her iki-üç yılda bir patlak veren protestolara karşı köklü bir bastırma rutini geliştirmiş: internet kesilir, kitlesel gözaltılar yapılır, tutuklananlar sahte mahkemelerde yargılanıp idam edilir. Ocak ayındaki ayaklanmada da binlerce kişi öldürüldü ve sokaklar yine temizlendi. Ayrıca İran, Suriye ya da Romanya gibi tek bir liderin etrafında örgütlenmiş değil; devlet, birbirine kenetlenmiş kurumlardan oluşuyor. Bu yüzden bir liderin tasfiyesi sistemi çöküşe sürüklemiyor, sadece ordu ve devrim muhafızları gibi yapıları daha da güçlendiriyor. Weinstein’a göre askeri saldırıların asıl sonucu rejim değişikliği olmayacak; geride daha kapanmış, daha şüpheci ve müzakereye daha az inanan bir yönetim kalacak. Washington bu konuda eski alışkanlığını sürdürüyor: Ülkeleri doğrudan yönetemeyeceğini artık biliyor, ama tahrip ederek yönlendirebileceğini sanıyor. Venezuela bunu gösterdi: İktidar el değiştirdi ama silahlı milisler sahada kaldı, baskı devam etti. İran’da da farklı olmayacak; devrim muhafızları ve Basij milisleri varlığını koruyacak. Üstelik savaş, rejime tam da ihtiyaç duyduğu şeyi hediye etti: Yıpranmış ve meşruiyet krizi yaşayan bir yapıyı yeniden ayağa kaldıracak bir düşman hikâyesi.