Kayda Geçsin — XXIII

14 Mart 2026 Havadisleri

İsrailli tarihçi Ilan Pappé, New Left Review‘daki “On the Warpath” başlıklı yazısında İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonunu ve bölgesel hegemonya stratejisini ele alıyor. Temel savı şu: İsrail’in mevcut politikası, eskinin gizli operasyonlar ve perde arkası diplomasisinden koparak açık, mesianik bir ideoloji tarafından yönlendirilen ve Filistin sorununu nihai olarak “çözmeyi” hedefleyen bir savaş stratejisine dönüşmüş durumda. İsrail kamuoyunun yüzde doksanüçünün savaşı desteklediğini aktarıyor; bunu Tel Aviv borsasındaki rekorlarla birlikte değerlendiriyor. Uzun vadede bu stratejinin sürdürülebilirliğini sorguluyor. Günlük iki milyar NIS’lik doğrudan harcama, büyük ölçüde ABD finansmanına bağımlılık ve öngörülen ekonomik kazanımların —silah satışları, İran petrolü— bu yükü karşılayıp karşılamayacağı belirsiz. Geçmişteki benzer kampanyaların güçlükle karşılaşınca terk edildiğini hatırlatarak, İran rejiminin direnci, bölgesel kamuoyu baskısı ve Filistin direnişinin dengeleri değiştirebileceği sonucuna varıyor. Sonuçta bir şeyin kesin olduğunu söylüyor: bu süreç bitmeden İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler büyük acı çekecek.

Stefan Collini, London Review of Books‘ta yayımlanan “Capital Brandy” başlıklı yazısında, T.S. Eliot’un savaş yıllarına ait mektuplarını derleyen külliyatın dokuzuncu ve onuncu ciltlerini ele alıyor. Temel savı şu: Eliot, hem özel hem de kamusal hayatında sürekli maskeler takan, rutine sığınan ve gerçek duygusal yüzleşmeden kaçan bir ada . Yazı, bu kaçışın somut biçimlerini takip ediyor: Londra ile Surrey arasında kurduğu haftalık ritim, sabah saatlerini dışarıya kapayan çalışma düzeni, gazete okumayı ilke olarak reddetmesi. Tüm bunlar, Collini’ye göre, bir yaşam tarzından çok bir savunma mekanizması [resmen kendimi ifşa edilmiş hissediyorum!]. Mesleki yazışmaların duygusal açıdan yüz yüze iletişimin yerini tuttuğunu da gösteriyor. İkinci eşine mektupla evlilik teklif etmesi, Emily Hale ile neredeyse yalnızca yazışmalar üzerinden sürdürülen ve 1131 mektupla belgelenen ilişkisi buna örnek. Eliot için mektup, kendini denetimli biçimde sunmanın aracı; yüz yüze görüşmenin öngörülemeyen duygusal yükünden korunan bir alan. Collini bu mektupların edebiyat tarihine kattığı somut malzemeyi de tartıyor. Four Quartets‘in yazılış sürecine dair fazla yeni bilgi sunmadıklarını, zira Helen Gardner’ın 1978 tarihli çalışmasının bu alanı büyük ölçüde tükettiğini belirtiyor. Yine de kenarda köşede kalan ayrıntılar ilgi çekici: Orwell’ın Hayvan Çiftliği‘nin reddedilmesi ve Eliot’un bu kararı yıllar sonra “büyük bir hata” olarak nitelendirmesi; savaş ortamında sürdürülen kulüp yemekleri, iyi Burgonya şarapları ve istiridye sofralarının varlıklı çevrelerde savaşın nasıl yaşandığını göstermesi; Faber & Faber’daki yayıncılık rutininin ne denli ağır ve zahmetli olduğu [buraya özellikle bakacağım]. En çarpıcı pasaj ise Eliot’un 1939’da yakın dostu Hayward’a yazdığı mektupta kendini özetlediği satırlar: ailesiz, kariyersiz, hiç sevmediği bir kadınla yatmamış, ama son altı yılın hayatının en mutlu dönemi olduğunu söylüyor. Collini bunu bir iç ses olarak değil, belirli bir alıcıya göre biçimlendirilmiş geçici bir ruh hali olarak okuyor; maskesiz anın kendisinin de bir performans olabileceğini ima ediyor.

Yanis Varoufakis, Unherd‘de yayımlanan “On Iran and the Left” başlıklı yazısında, İran’a yönelik ABD-İsrail operasyonunu Batılı sol açısından ele alıyor. Temel savı şu: Batı solu, kendi hükümetlerinin yürüttüğü yasadışı savaşları, hedef aldığı rejimlere duyduğu karşıtlıktan bağımsız olarak mahkûm etmek zorunda. Bunu tarafsızlık olarak değil, vergileriyle bu savaşları finanse eden ve sessizlikleriyle onay veren Batılı vatandaşların özel bir sorumluluğu olarak tanımlıyor. İslam Cumhuriyeti’ne yönelik eleştirilerini açıkça sıralıyor: teokrasi, kronik kapitalizm, kadınlara ve azınlıklara yönelik baskı. Ama rejimin bugünkü biçimini, 1953 darbesiyle başlayan ve Saddam’a verilen destekten Suriye’ye uzanan Batı müdahalelerinin ürünü olarak okuyor. İran’ın iç siyasetini de şematik biçimde çerçeveliyor. Reformcu kanadın AB ve İngiltere ile entegrasyona yöneldiğini, muhafazakâr kanadın ise Devrim Muhafızları güdümünde özelleştirmeci bir ekonomik modeli benimseyerek Çin ve Rusya’ya yaslandığını aktarıyor. 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinin Batı’nın sandığı gibi Batı yanlısı olmadığını, asıl olarak artan eşitsizlik ve etnik gerilimlerden beslendiğini öne sürüyor. Sonuç olarak şunu söylüyor: İran ne bombalanarak ne de yaptırımlarla dönüştürülebilir; aksine her müdahale, halkın rejimi bir arada tutan “daha kötü senaryo” korkusunu pekiştiriyor. Batılı solun görevi, kendi hükümetlerine baskı uygulamak; İranlı kadınların kurtuluş yolunun Tahran’ın enkaz yığınlarından değil, emperyalist müdahalenin sonlanmasından geçtiğini savunmak.

Nicholas Lemann, New Yorker‘daki “The Unmaking of the American University” başlıklı yazısında, Trump yönetiminin 2025’te Amerikan üniversitelerine yönelik açtığı finansman savaşını mercek altına alıyor. Makale, federal hükümetin araştırma hibelerini askıya alma yöntemini ilk kez bu denli sistematik biçimde kullandığını ve üniversitelerin bu saldırıya karşı hem kurumsal hem de siyasi olarak ne denli hazırlıksız yakalandığını ortaya koyuyor. Hopkins, Brown, Columbia ve Harvard örnekleri üzerinden yürütülen anlatı, meselenin yalnızca Trump’a özgü bir hamle değil, onlarca yıllık yapısal kırılganlığın ürünü olduğunu savunuyor: üniversiteler bir yanda federal paraya giderek daha bağımlı hale gelirken öte yanda kamuoyundaki güvenilirliklerini yitiriyor. Veriler durumu somutlaştırıyor: Cumhuriyetçilerin üniversitelere duyduğu güven 2015-2024 arasında yüzde elli altıdan yüzde yirmiye düşmüş; National Institutes of Health hibeleri ulusal ölçekte mevcut mali yılda yüzde doksanın üzerinde gerilemiş; Brown’ın araştırma finansmanının yüzde seksen üçü federal kaynaktan geliyor ve bu oran emsalleri arasında istisnai değil. Columbia’nın 200 milyon dolar ödeyerek uzlaşmaya varması, Penn’in trans sporcu yasağını kabul etmesi, Harvard’ın ise direnerek mahkemede kazanmasına rağmen pazarlık masasından kalkamaması; bunlar bir teslimiyetin değil, kurumsal bir kırılmanın göstergeleri. Lemann’ın sonucu karamsar: hükümetin finansmanı koz olarak kullanmayı öğrendiği bir eşik aşıldı ve bu bilginin bir sonraki yönetime taşınmayacağına dair hiçbir güvence yok.

BU MESELENİN ARKA PLANI: İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD hükümeti, üniversitelerdeki araştırmacılara proje bazlı hibeler veriyor; kanser araştırmasından savunma teknolojisine kadar geniş bir yelpazede. Üniversiteler bu sisteme o kadar alıştı ki araştırma altyapılarını neredeyse tamamen bu para üzerine kurdu. Trump yönetimi de tam bu noktaya bastı: vakıf fonlarına ya da harç gelirlerine dokunamaz, ama araştırma hibelerini askıya almak idari bir kararla mümkün.