Kayda Geçsin — XX

07 Mart 2026’nın Havadisleri

Sohrab Ahmari’nin yazısı, İranlı stratejist Hassan Ahmadian ile yaptığı telefon görüşmesine dayanıyor ve İran’ın savaş stratejisini içeriden bir bakışla anlamaya çalışıyor. Yazının merkezindeki tez oldukça net: İran şu anda ateşkese hazır değil; aksine, caydırıcılık sağlanana kadar savaşı sürdürmeye istekli görünüyor. Ahmadian’a göre İran’ın temel hedefi, ABD ve İsrail’in İran’a tekrar saldırmasını engelleyecek kadar yüksek bir maliyet yaratmak. Ona göre ateşkes ancak bu maliyet dayatıldıktan sonra gündeme gelebilir. Bu yaklaşım klasik bir stratejik kavrama dayanıyor: caydırıcılık. Yani karşı tarafın saldırısının gelecekte tekrarlanmaması için yeterli askeri ve ekonomik bedel ödetmek. Yazı, İran rejiminin dışarıdan göründüğü kadar kırılgan olmadığını da vurguluyor. Batı’da sıkça dile getirilen “rejim hızla çökecek” beklentisine karşı Ahmadian, İslam Cumhuriyeti’nin yalnızca bir lider etrafında kurulmuş kişisel bir rejim olmadığını, güçlü kurumsal yapıları olan bir devlet sistemi olduğunu savunuyor. Ona göre Hamaney’nin öldürülmesinden sonra bile devlet mekanizmasında bir boşluk hissedilmedi; bürokrasi, ordu ve diğer kurumlar normal şekilde çalışmaya devam etti. Ahmadian ayrıca İran toplumunun Batı medyasında çizilen tablo kadar rejim karşıtı olmadığını iddia ediyor. İran toplumunun büyük bölümünün rejimin aktif destekçisi olmadığını kabul ediyor; ancak bu çoğunluğun aynı zamanda yabancı bir müdahaleyi de kesin biçimde reddettiğini söylüyor. Rejimin yaklaşık yüzde on beşlik sadık bir toplumsal tabanı olduğunu ve bu grubun ideolojik ve maddi nedenlerle sistemi savunmaya devam edeceğini belirtiyor. Yazının bir diğer önemli noktası, ABD’nin stratejik hedeflerinin belirsizliği. Ahmadian, Washington’dan gelen farklı açıklamaların birbiriyle çeliştiğini öne sürüyor. Bir açıklamada amaç rejim değişikliği olarak gösterilirken, başka bir açıklamada nükleer programı durdurmak, başka bir yerde ise İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak hedef olarak sunuluyor. Bu durum Ahmadian’a göre stratejik bir planın değil, sonradan üretilmiş gerekçelerin göstergesi. Ahmadian ayrıca İran’ın önceki çatışmalardan ders çıkardığını söylüyor. Özellikle geçen yıl yaşanan ve “On İki Gün Savaşı” olarak anılan çatışmadan sonra İran’ın askeri hazırlıklarını artırdığını ve yeni savaş için belirli planlar geliştirdiğini ileri sürüyor. İran’ın asıl hedeflerinden birinin İsrail’in füze savunma sistemlerini —örneğin David’s Sling veya THAAD bataryaları gibi— aşındırmak olduğunu iddia ediyor. Ona göre İran’ın en büyük füze saldırıları henüz başlamış bile değil. Yazı aynı zamanda savaşın bölgesel etkilerine de değiniyor. İran’ın Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini hedef almasının, bu ülkelerin Washington’la ilişkilerini yeniden düşünmesine yol açabileceğini savunuyor. Ahmadian’a göre Körfez devletleri bu savaşın kendi savaşları olmadığını biliyor ve doğrudan çatışmaya girmek istemiyor.

Aris Roussinos’un yazısı, İran’a karşı başlatılan savaşın tarihsel bir benzetmeyle okunması gerektiğini savunuyor. Yazarın temel tezi şu: Bu savaş, 1956’daki Süveyş Krizi’nin tersine çevrilmiş bir versiyonu gibi görünüyor—yani askeri güçle hızlı bir zafer elde edileceği varsayımının siyasi gerçeklik tarafından boşa çıkarılması. Süveyş Krizi örneği özellikle önemli. O dönemde Britanya ve Fransa askeri açıdan başarılıydı; Süveyş Kanalı kısa sürede ele geçirilmişti. Ancak siyasi baskı ve uluslararası tepki yüzünden operasyon çöktü. Bu olaydan sonra Fransa, güvenliğini Amerika’nın onayına bırakmama dersini çıkardı; Britanya ise dış politikasını Washington’la neredeyse tamamen hizalamayı seçti. Roussinos’a göre bugün yaşanan İran savaşı bu tarihsel derslerin yeni bir sınaması gibi. Yazar, Donald Trump yönetiminin savaş hedeflerinin başından beri belirsiz olduğunu söylüyor. Söylenen amaçlar sürekli değişiyor: İran rejimini devirmek, halk ayaklanmasını teşvik etmek, askeri bir darbe yaratmak, nükleer programı yok etmek ya da sadece İran’ı geri adım attırmak. Bu hedeflerin bir kısmı birbiriyle çelişiyor. Bu yüzden savaşın sonunda “zafer”in ne anlama geleceğini tanımlamak bile zor. Bu belirsizlik yalnızca Amerika için değil, İsrail için de geçerli. Yazıda Benjamin Netanyahu’nun stratejisinin daha da düzensiz olduğu ileri sürülüyor. Bazı İsrailli stratejistlere göre hedef basit: İran’da kaos yaratmak. Darbe olursa iyi, halk ayaklanması olursa iyi, iç savaş çıkarsa yine iyi. Ancak Roussinos’a göre lideri devrilmiş ama parçalanmış bir İran bölge için daha büyük bir tehdit oluşturabilir. Askeri açıdan operasyonun bazı başarıları olduğu kabul ediliyor: İran’ın füze kapasitesi zayıflatıldı, hava üstünlüğü sağlanmış olabilir. Ancak yazar, yalnızca hava bombardımanıyla siyasi teslimiyet elde etmenin modern savaş tarihinde neredeyse hiç başarıyla sonuçlanmadığını hatırlatıyor. Üstelik İran’ın misillemeleri ve bölgesel savaş riskinin artması çatışmayı uzatabilir. Makale ayrıca savaşın küresel güç dengeleri üzerindeki etkisine değiniyor. Böyle bir savaşın uzaması Rusya için avantaj yaratabilir; çünkü enerji fiyatları yükselir ve Batı’nın askeri kaynakları tükenir. Bu da Moskova’nın elini güçlendirir. Yazının son bölümü özellikle Britanya açısından bir politika tartışması yürütüyor. Roussinos’a göre Londra’nın bu savaşa katılması için güçlü bir stratejik gerekçe yok. İngiltere’nin zaten Ukrayna savaşına yoğun biçimde angaje olduğu ve yeni bir ortadoğu savaşının ulusal çıkarlarına hizmet etmeyeceği savunuluyor. Bu yüzden Avrupa’nın bazı ülkelerinde görülen “savunmacı tarafsızlık” yaklaşımının daha mantıklı olabileceği ileri sürülüyor. Sonuç olarak makale, İran savaşının askeri güçle hızlı bir siyasi çözüm elde etme hayaline dayandığını ve bunun tarihsel olarak sık sık başarısız olduğunu hatırlatıyor. Roussinos’un benzetmesiyle mesele şu: Süveyş Krizi bir imparatorluğun sınırlarını göstermişti; bugünkü savaş da Amerikan gücünün sınırlarını ortaya çıkarabilir.

Kathleen Stock’un yazısı, son yıllarda otizm tanısının özellikle kadınlar ve genç kızlar arasında hızla artmasını eleştirel bir gözle tartışıyor. Stock’un temel iddiası şu: otizm kavramı giderek genişletilerek klinik olarak anlamını kaybetme riski taşıyor ve bu genişleme özellikle “kadın otizmi” fikri üzerinden gerçekleşiyor. Yazı, otizm tanısının tarihsel olarak oldukça belirgin ve ağır bir tabloya karşılık geldiğini hatırlatarak başlıyor. İlk klinik tanımlarda otizm; erken çocuklukta ortaya çıkan ciddi iletişim bozuklukları, sosyal etkileşim zorlukları, tekrarlayıcı davranışlar ve belirgin gelişimsel gecikmelerle ilişkilendiriliyordu. Bu tür vakalar çoğunlukla erkek çocuklarda görülüyordu ve genellikle ağır bir yaşam boyu engellilik anlamına geliyordu. Stock’a göre zamanla “otizm spektrumu” kavramının ortaya çıkması bu sınırları genişletti. Özellikle “masking” (maskeleme) teorisi —yani kadınların otizm belirtilerini sosyal uyum becerileriyle gizleyebildiği fikri— yeni bir tanı dalgasının kapısını açtı. Bu teoriye göre birçok kız ve kadın otizm belirtilerini gizlediği için yıllarca teşhis edilmeden kalıyor, fakat bu durum yoğun kaygı ve psikolojik baskı yaratıyordu. Stock bu açıklamayı şüpheli buluyor. Ona göre sosyal ortamlarda kendini uyarlamak veya bazı kişilik özelliklerini gizlemek yalnızca otizmle ilgili değildir; neredeyse herkes toplumsal hayatta belirli ölçüde “maske” kullanır. Bu yüzden bir kişinin sosyal zorluklarını fark edip bunları telafi edebilmesi, onun otizmli olduğunu göstermek yerine tam tersine yüksek sosyal farkındalık anlamına da gelebilir. Yazının önemli bir dönüm noktası, ünlü gelişim psikoloğu Uta Frith’in açıklamalarına dayanıyor. Frith, otizm spektrumu kavramının aşırı genişlediğini ve artık klinik olarak faydalı bir kategori olmaktan uzaklaştığını söylüyor. Ona göre özellikle ergenlik döneminde veya yetişkinlikte teşhis edilen, belirgin iletişim veya zihinsel gelişim sorunları olmayan birçok kişinin otizm kategorisine dahil edilmesi kavramı bulanıklaştırıyor. Stock bu genişlemenin özellikle kız ergenlerde görülen bazı psikolojik sorunların otizm olarak etiketlenmesine yol açtığını savunuyor. Bu gençlerde sık görülen belirtiler —yoğun sosyal kaygı, duygusal düzensizlik, kendine zarar verme eğilimi veya okula gitmeme gibi davranışlar— gerçek otizm tablosundan oldukça farklı olabilir. Yazar, bu tür sorunların başka psikolojik veya gelişimsel süreçlerle açıklanabileceğini düşünüyor. Makalenin bir diğer eleştirisi de “otizm kimliği” etrafında oluşan çevrimiçi kültüre yöneliyor. Stock’a göre internet ve sosyal medya, özellikle genç kızların otizm hakkında çok sayıda anlatıyla karşılaşmasına yol açıyor. Bu durum bazen bilinçli bir taklit olmasa bile davranış ve kimlik arasında geçirgen bir etki yaratabiliyor; yani kişiler kendilerini otizm anlatısı içinde düşünmeye başlayabiliyor. Stock ayrıca otizm kategorisinin genişlemesinin ağır otizm vakaları açısından da sorun yarattığını savunuyor. Ciddi gelişimsel engelleri olan çocukların ihtiyaçları ile yüksek işlevli bireylerin deneyimleri aynı kategori altında toplandığında, hem kamuoyu algısı hem de sağlık kaynaklarının dağılımı karmaşık hale gelebiliyor. Yazının sonunda Stock daha genel bir psikolojik ve eğitimsel kaygıya değiniyor. Ergenlik döneminde verilen bir otizm teşhisinin, bazı gençlerin kendilerini kalıcı bir psikolojik durumun içinde tanımlamasına yol açabileceğini düşünüyor. Ona göre birçok genç insan zamanla sosyal beceriler geliştirebilir, kaygılarıyla baş etmeyi öğrenebilir ve kişisel değişim yaşayabilir. Bu nedenle tanı koymanın yalnızca bir açıklama değil, aynı zamanda güçlü bir kimlik etkisi yarattığını vurguluyor. Sonuçta Stock’un argümanı otizmin varlığını reddetmek değil; kavramın aşırı genişletilmesinin hem bilimsel netliği hem de klinik faydayı zayıflatabileceği yönünde. Ona göre asıl mesele, gerçekten ağır otizm vakaları ile daha hafif psikolojik zorlukları birbirinden ayırabilecek daha dikkatli ve net bir tanı çerçevesi geliştirmek.