21 Şubat 2026 Havadisleri
Conan O’Brien ile söyleşi yapmış. O’Brien Oscar sunuculuğunu yalnızca kariyerinin yeni bir vitrini olarak değil, Amerikan komedisinin uzun tarihiyle kurduğu bağın bir parçası olarak görüyor. Harvard Lampoon’dan Saturday Night Live ve The Simpsons yazarlığına, oradan gece kuşağı televizyonuna ve podcast evrenine uzanan çizgisi, onu çağdaş Amerikan mizahının neredeyse bütün biçimlerinden geçmiş bir figüre dönüştürmüş durumda. Oscar gibi devasa bir sahnede ise başarısının sırrını “rol yapmakta” değil, hazırlık ile doğaçlama arasındaki o ince gerilimde buluyor: çok çalışmak, ama sahne gerçekten canlılaştığında kontrolü biraz da beklenmedik olana bırakmak. Söyleşinin en dikkat çekici taraflarından biri, O’Brien’ın mizahı yalnızca kamusal bir performans değil, varoluşsal bir baş etme biçimi olarak anlatması. Anne ve babasının kısa aralıklarla ölümü karşısında bile mizaha sığınması, onda komiğin bir savunma mekanizmasından çok daha derin, neredeyse bedensel bir refleks olduğunu düşündürüyor. Aynı şey, yakın dostlarının kaybı üzerine konuşurken de hissediliyor: O’Brien, yasın ağırlığını hafifletmeye çalışmıyor; fakat onu, absürdün içinden geçen bir insan sıcaklığıyla dile getiriyor. Böylece komedinin, trajediyi inkâr etmeden onunla yaşamanın bir dili olabileceğini gösteriyor. Söyleşi bir yandan da geç dönem televizyon kültürünün çözülüşüne bakıyor. O’Brien, klasik “late night” düzeninin artık eski merkezî gücünü kaybettiğini kabul ediyor; fakat bunu yalnızca bir çöküş değil, yeni ifade alanlarının açılması olarak okuyor. Podcast’ler, uzun söyleşiler ve daha serbest formatlar, ona göre yaratıcı özgürlüğü artırıyor. Politik mizah konusunda ise temkinli: Trump çağının aşırılığı, parodiyi neredeyse imkânsızlaştırıyor; gerçeklik zaten kendi karikatürüne dönüşmüş gibi. Bu yüzden O’Brien’ın komedisi, güncel siyasetin doğrudan gürültüsünden çok, insan davranışlarının tuhaf ritmine, kırılganlığına ve saçmalığına yaslanıyor.
Alexandra Schwartz’a göre Playmakers kitabı, oyuncakların yalnızca çocukların dünyasına ait masum nesneler olmadığını, modern çocukluk fikrinin kuruluşunda merkezi bir rol oynadığını gösteriyor. Schwartz’ın değerlendirmesine göre kitap, özellikle Doğu Avrupa’dan Amerika’ya göç eden Yahudi girişimcilerin bu dönüşümdeki payını izliyor: Teddy bear’dan Hasbro’ya, Barbie’den Lionel trenlerine kadar uzanan hikâye, oyuncak endüstrisinin tesadüfen değil, göç, yoksulluk, yaratıcılık ve ticari sezginin kesişiminde doğduğunu anlatıyor. Bir zamanlar çocukların çoğu birkaç basit eşya dışında oyuncak sahibi değilken, 20. yüzyıl boyunca çocukluk giderek satın alınabilir, tasarlanabilir ve yönetilebilir bir deneyime dönüşüyor. Yazının en ilginç damarı, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik oluşu. Oyuncaklar çocukları oyalayan nesnelerden ibaret değil; ebeveynlik anlayışlarını, pedagojik teorileri, cinsiyet rollerini ve hatta ırksal tahayyülleri biçimlendiren araçlara dönüşüyor. Bebeklerle oynamanın şefkat geliştireceği, erkek çocukların uygun oyuncaklarla “erkekliğe” hazırlanacağı, siyah bebeklerin eşitlik duygusunu destekleyeceği ya da “eğitici” oyuncakların çocuğun zihinsel gelişimini hızlandıracağı gibi fikirler, oyuncak sektörünü ahlaki ve psikolojik vaatlerle besliyor. Böylece oyuncak mağazası, aslında modern toplumun çocuk üzerinden kurduğu bütün umutların ve kaygıların vitrini hâline geliyor. Schwartz’ın eleştirisi, Michael Kimmel’in tezini tümüyle reddetmiyor ama bazı kültürel açıklamalarını fazla zorlanmış buluyor. Yahudi girişimcilerin oyuncak dünyasındaki başarısını yalnızca kültürel mirasla açıklamak yerine, tarihsel fırsatlar, göçmen enerjisi ve Amerikan pazarının dönüşümüyle birlikte düşünmek gerektiğini ima ediyor. Yazı sonunda da hoş bir sadeliğe dönüyor: bütün bu dev endüstri, uzman söylemleri ve milyarlarca dolarlık pazarın ortasında çocukların çoğu hâlâ bir kutuyu hazine sandığına çevirebiliyor. Belki de metnin asıl söylediği şey şu: oyuncaklar modern çocukluğu değiştirdi, ama çocuk hayal gücü onlardan hep daha eski, daha özgür ve daha yaramaz kaldı.