Kayda Geçsin — XIX

05 Mart 2026 Havadisleri

Margaret Talbot’un yazısı, bir zamanlar dünya çapında milyonlar satan kitaplar yazmış olan seksolog Shere Hite’ın yükselişini, tartışmalarını ve unutuluşunu anlatıyor. Yazının temel sorusu oldukça basit ama düşündürücü: 1970’lerde ve 80’lerde milyonlarca insanın cinsellik hakkında düşünme biçimini değiştiren biri nasıl oldu da bugün neredeyse unutuldu? Shere Hite, özellikle 1976’da yayımlanan The Hite Report adlı kitabıyla büyük bir etki yarattı. Kitap, kadınların cinsel deneyimlerine dair geniş bir anket çalışmasına dayanıyordu. Hite binlerce kadına ayrıntılı sorular yöneltti ve onların cinsellik hakkında anonim şekilde yazdıkları yanıtları derledi. Çalışmanın en çarpıcı sonucu şuydu: çoğu kadın yalnızca vajinal ilişkiyle değil, klitoral uyarım yoluyla orgazma ulaşıyordu. Bugün oldukça bilinen bu gerçek, o dönemde birçok kişi için şaşırtıcıydı. Hite televizyon programlarında “orgazm”, “mastürbasyon” ve “klitoris” gibi kelimeleri açıkça kullanıyor, bu da birçok izleyiciyi rahatsız ediyordu. Ancak aynı zamanda birçok kadın için büyük bir aydınlanma yaratıyordu. Pek çok kadın, kendi deneyimlerinin “normal olmadığını” düşünürken Hite’ın kitabını okuyunca bunun yaygın bir durum olduğunu fark ettiklerini yazıyordu. Hite’ın yöntemi klasik bilimsel araştırmalardan farklıydı. Örneğin önceki ünlü seks araştırmacıları olan Alfred Kinsey ya da William Masters ile Virginia Johnson daha çok laboratuvar ölçümleri veya yapılandırılmış görüşmeler kullanıyordu. Hite ise insanların kendi deneyimlerini anlatmasına dayanıyordu. Bu yüzden eleştirmenler onun örneklemlerinin bilimsel açıdan güvenilir olmadığını söyledi. Hite ise cinsellik araştırmalarında tamamen rastgele örneklem bulmanın zaten neredeyse imkânsız olduğunu savunuyordu. Hite’ın çalışmaları yalnızca biyolojiyle ilgili değildi; feminist hareketle de yakından bağlantılıydı. Ona göre cinsel deneyimler, kadınların toplumdaki konumunun bir yansımasıydı. Kadınların orgazm konusunda yaşadığı sorunların nedeni çoğu zaman onların bedenleri değil, toplumsal cinsiyet rolleri ve cinselliğe dair kültürel beklentilerdi. Bu nedenle onun kitapları bir bakıma ikinci dalga feminizmin gündelik hayata dair belgeleri gibi okunabilir. 1980’lerde Hite çok ünlü bir figürdü. Kitapları milyonlar sattı, televizyon programlarına sürekli davet edildi. Ancak bu ün aynı zamanda büyük tepki de doğurdu. Özellikle 1981’de yayımladığı The Hite Report on Male Sexuality ve 1987’de yayımlanan Women and Love daha sert tartışmalar yarattı. Bu kitaplarda birçok erkek, değişen toplumsal roller nedeniyle kendilerini şaşkın, yalnız ya da öfkeli hissettiklerini anlatıyordu. Hite’ın bu sonuçları yayımlaması bazı çevrelerde büyük tepki doğurdu. Eleştiriler zamanla oldukça sertleşti. Hite televizyon programlarında alaycı veya düşmanca tavırlarla karşılaştı, hatta ölüm tehditleri aldı. Bu atmosferden yorulan Hite sonunda Amerika’dan ayrıldı ve Avrupa’da yaşamaya başladı. Hayatının geri kalanını daha sakin bir şekilde, Londra ve Paris’te geçirdi. Talbot’un yazısı yalnızca bir biyografi değil, aynı zamanda kültürel bir teşhis gibi. Hite’ın araştırmaları bugün hâlâ geçerli bir soruna işaret ediyor: “orgazm açığı [orgasm gap]” olarak adlandırılan durum. Araştırmalar, heteroseksüel ilişkilerde erkeklerin kadınlardan daha sık orgazm yaşadığını gösteriyor. Bunun nedenleri arasında cinsel eğitim eksikliği, pornografideki yanlış temsil biçimleri ve toplumun cinselliğe dair kalıpları yer alıyor. Yazının son kısmı daha geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Hite’ın çalışmaları, feminizmin cinsel ilişkileri nasıl dönüştürdüğünü gösterirken aynı zamanda bu dönüşümün yarattığı erkek tepkilerinin de erken işaretlerini taşıyordu. Bugün internetteki kadın düşmanlığı, “incel” kültürü veya bazı muhafazakâr erkek hareketleri gibi olguların kökleri, Talbot’a göre, o dönemde ortaya çıkan gerilimlerde görülebilir. Kısacası Hite’ın hikâyesi yalnızca bir seksologun kariyeri değil. Aynı zamanda cinsellik, feminizm, bilim ve kültür arasındaki çatışmaların nasıl şekillendiğinin küçük bir tarihidir. Bir zamanlar milyonların konuştuğu bir figürün bugün neredeyse unutulmuş olması da bu kültürel gerilimlerin bir sonucu gibi görünüyor.

Ivan Eland’ın yazısı, temel olarak şu iddiayı savunuyor: ABD başkanları giderek Kongre’yi devre dışı bırakarak savaş başlatma alışkanlığı kazanıyor ve bu, Amerikan anayasal düzeninin ruhuna aykırı. Metnin hedefinde özellikle Donald Trump var. Eland’a göre Trump, İran’a karşı askeri güç kullanmak için tutarlı bir gerekçe sunmadı. Başkanın gerekçeleri zaman içinde sürekli değişti: önce İran’daki protestoları desteklemekten söz etti, sonra nükleer programı durdurma gerekçesini öne sürdü. Oysa Trump daha önce ABD saldırılarının İran’ın nükleer kapasitesini zaten “yok ettiğini” söylemişti. Daha sonra balistik füze programı ve İran’ın bölgedeki militan gruplara verdiği destek de gerekçeler arasına eklendi. Bu da yazara göre politikanın açık bir stratejiye değil, doğrudan başkanın keyfî kararlarına dayandığını gösteriyor. Eland burada daha geniş bir anayasal soruna dikkat çekiyor. Amerikan kurucu babaları, Avrupa monarşilerinde kralların keyfî biçimde savaş başlatmasından ders çıkararak savaş ilanı yetkisini özellikle Kongre’ye vermişti. Başkanın rolü ise savaş başladıktan sonra ordunun başkomutanı olarak operasyonları yürütmekti. Kurucuların amacı hızlı karar almak değil, tam tersine savaş kararını zorlaştırarak tiranlığı önlemekti. Ancak yazara göre son yüzyılda bu sistem aşındı. Başkanlar giderek daha fazla tek başına askeri operasyon başlatmaya başladı ve Kongre çoğu zaman bunu kabullenerek yetkilerini fiilen devretti. Böylece anayasal olarak yasama organına ait olan savaş yetkisi pratikte yürütmeye kaydı. İran örneği bu yüzden Eland’a göre özellikle tehlikeli. İran’a yönelik geniş bir saldırı yalnızca bir askeri operasyon olmayabilir; bölge genelinde misillemelere yol açabilir. ABD üslerine saldırılar, Körfez’de petrol altyapısının hedef alınması ya da başka ülkelerde saldırılar gibi sonuçlar doğabilir. Böyle bir risk taşıyan bir savaşın hem halka hem de onların temsilcisi olan Kongre’ye açık biçimde gerekçelendirilmesi gerektiğini savunuyor. Makalenin sonunda Eland’ın karamsar bir tahmini var. Teoride Kongre’nin bu tür başkanlık yetki genişlemelerine karşı çıkması gerekir. Ama pratikte, özellikle partizan siyaset yüzünden, yasama organı çoğu zaman başkanı sınırlamak yerine onun arkasında duruyor. Bu da Amerikan sisteminde yürütme gücünün giderek daha da merkezileştiği anlamına geliyor. Yazı aslında yalnızca Trump eleştirisi değil; daha geniş bir argüman ileri sürüyor: ABD’de savaş kararının giderek anayasal süreçten koparak başkanın inisiyatifine kaydığı ve bunun uzun vadede cumhuriyetçi yönetim anlayışıyla çeliştiği.