10 Şubat 2026’nın Havadisleri
Law & Liberty ekibi “Entelektüel Muhafazakârlığın Geleceği” başlıklı bir etkinlik yapmışlar sanırım ve üç isim bu forum için yazmış. Trajikomik geldi. Çözüm yolları isabetsiz ve işe yaramaz gözüktü. Ama not düşmek adına buraya eklemeyi uygun buldum.
Dosya şöyle açılıyor: “Sağcı popülizmin başarısına rağmen (ya da bu başarı nedeniyle mi?), entelektüel bir hareket olarak muhafazakârlığın geleceği belirsizliğini koruyor. Geleneksel kurumlarında bölünmeler ortaya çıktı ve popülizm ve liberalizmle olan ilişkisi hararetli bir şekilde tartışılıyor. Bu sempozyumda, muhafazakâr entelektüel harekete uzun zamandır öncülük yapmış üç ismi bu bölünmeleri ele alıyor ve daha iyi bir yol öneriyor.”
İlk olarak Elizabeth Corey, “A Quiet Refusal to Compromise” başlıklı yazısında, söze aslında kendi “mahallesini” anlatarak başlamış. Öyle dışarıdan gazel okuyan biri değil; dedesi Liberty Fund’ın kurucu ortağıymış, babası Intercollegiate Studies Institute yönetimindeymiş, kendisi çocukluğundan beri bu entelektüel ortamın içindeymiş. Yani eleştirdiği camianın tam kalbinden konuşuyormuş. Corey, son yıllarda arkadaşlarının nasıl radikal bir dönüşüm geçirdiğini hayretle izlemiş. Bu “Yeni Sağ”cıların, solun taktiklerini ödünç alarak “Sağcı Gramsci”lere dönüştüklerini, kültür savaşını kazanmak için “savaşan” bir tarz benimsediklerini söylemiş. Onlara göre Amerika “eskatolojik” (kıyamet benzeri) bir kriz anındaymış ve artık kaybedilecek vakit yokmuş. Ancak Corey, William Hazlitt’in 1826 tarihli denemesine atıfla, bu öfkeli hâlin aslında insanlara “nefret etmenin hazzı”nı yaşattığını hatırlatmış. Çünkü ılımlılık, nezaket ve sabır gibi erdemler “sıkıcı” gelebilirmiş; oysa birinin çıkıp ortalığı ateşe vermesi, bağırıp çağırması insanlara heyecan ve sahte bir ahlaki üstünlük hissi veriyormuş. Yazarın en çarpıcı tespiti ise şuymuş: “Kimse aynı anda hem İthaka’da hem de Truva’da olamaz.”. Eğer Truva’da savaştaysanız, İthaka’daki eviniz sahipsiz kalır ve çürür. Savaşmak ruhu yozlaştırır, insanı düşmanına benzetirmiş. Bu yüzden Corey, “savaşçı” değil “üretken” (generative) bir muhafazakârlığa davet etmiş. Bu da öyle büyük siyasi zaferler değil; bir enstrüman çalmak, iyi bir dost olmak, ibadet etmek, çocuk yetiştirmek gibi somut, yerel ve kültürel pratikleri içeriyormuş. Medeniyeti kurtarmanın yolu, medeniyetin erdemlerini bizzat yaşatmaktan geçiyormuş
Michael Federici ise “The Meaning of Intellectual Conservatism” makalesinde ise meseleye daha felsefi ve tarihsel bir yerden yaklaşmış. Kırk yıllık tecrübesiyle, Russell Kirk’ün “muhafazakârlık bir ideoloji değil, bir mizaçtır” sözünü hatırlatarak başlamış. Ona göre günümüz muhafazakârları, bilgi ve bilgelik yerine “güç” peşinde koşar olmuşlar. Oysa siyasetin o boğucu temposu ve angaryası, liderlerin bilgeliğini tüketirmiş; entelektüel muhafazakârlığın görevi ise bu zihinleri sürekli yenilemekmiş. Yazar, liderlerde “aristokratik bir mizaç” aranması gerektiğini savunmuş. Buradaki aristokrasi sınıfsal değil, karakterle ilgiliymiş; kamu yararını kendi çıkarının önüne koyabilen, anayasal siyaset ile partizan kavga arasındaki farkı bilen bir “cumhuriyetçi erdem”den bahsediyormuş. Tarihsel bakışı da oldukça ilginçmiş; muhafazakârların ütopyacı olmadığını, tarihin sürekli bir ilerleme çizgisi değil, bir “doğuş, çürüme ve yenilenme” döngüsü olduğunu bildiklerini söylemiş. Kazanılan her şey kaybedilebilirmiş. Federici ayrıca, muhafazakârların üniversitelerden ve entelektüel alanlardan çekilmesini “büyük bir hata” olarak nitelemiş. “Akademi solun eline geçti, çocuklarınızı göndermeyin” tavsiyesini, kültürün bekçiliğinden istifa etmek olarak görmüş. Çünkü fikirler olmadan siyasi hareketler pusulasını kaybedermiş. Ona göre Batı geleneği müzedeki statik bir eser değil, sürekli yenilenmesi ve yeniden keşfedilmesi gereken dinamik bir süreçmiş.
Son olarak Jeffrey Polet, “The Reopening of the Conservative Mind?” başlıklı yazısına John Stuart Mill’in muhafazakârları “aptal parti” olarak nitelemesine atıfla, biraz da iğneleyici bir tonla başlamış. Eskiden muhafazakârların seçim sonuçlarınzdan ziyade kültürel mirasa odaklandıklarını, çünkü siyasetin kültürden sonra geldiğine (downstream) inandıklarını anlatmış. Ancak William F. Buckley’nin Yale’deki sekülerleşmeye isyanıyla başlayan süreç, bugün internet çağıyla bambaşka bir yere evrilmiş. Yazar, internetin ve sosyal medyanın, kurumsal “eşik bekçilerini” (gatekeepers) ortadan kaldırdığından yakınmış. Eskiden Buckley gibi figürler aşırılıkçıları hareketten uzak tutabilirken, şimdi herkesin bir platformu varmış ve bu durum hareketi mizahsız, nefret dolu bir hale getirmiş. Artık fikirlerin yerini sadece siyasi kazanma hırsı almış. Polet, üniversitelerde kurulan “sivil düşünce” merkezlerine de şüpheyle yaklaştığını itiraf etmiş; bunların siyasi partizanlığa kurban gitmesinden ve gettolaşmasından endişe ediyormuş. Onun umudu ise bambaşka bir yerdeymiş: İnançlı ailelerde. İstatistiksel olarak bu insanların daha çok evlendiğini, daha çok çocuk yaptığını, çocuklarını yozlaşmış sistemden koruyarak eğittiğini ve yerel cemaatlerine yatırım yaptığını belirtmiş. Geleceğin entelektüellerinin bu “kök salmış” ailelerden çıkacağını düşünüyormuş. Yazısını da oldukça hisli bitirmiş; nefretin aksine hayatın amacının “Sevgi” olduğunu, zekanın ancak sevgiyle aydınlandığında bir anlam ifade ettiğini Simone Weil ve Kirk’e atıfla kayda geçirmiş.
Özetle bu üç isim de “savaşı kazanmak” uğruna ruhunu kaybetmektense; erdemi, aileyi ve kültürü sessizce inşa etmenin asıl muhafazakâr tavır olduğu konusunda hemfikirmiş.
Anlatılanları okuyunca şöyle düşündüm: Dünya için alınacak çok yol var. Ve muhafazakâr tavır dünyanın bugününe iyi gelmediği gibi yarınına da gelmeyecek.
Öne Çıkan Görsel: John Lewis Krimmel, Election Day in Philadelphia (1815)