Kayda Geçsin – X

06 Şubat 2026’nın Havadisleri

Stelios Foteinopoulos “The Empire Comes Home” başlıklı yazısında, Amerika’da son dönemde görülen militarize polis operasyonları, göçmenleri hedef alan baskılar ve Ulusal Muhafız birliklerinin şehir sokaklarına çıkması gibi uygulamaların rastgele değil, uzun süreli bir emperyal şiddet geleneğinin içe yansıması olduğunu savunuyor. Yazar, “emperyal bumerang” kavramıyla, sömürgecilik döneminde geliştirilen baskı yöntemlerinin ve güç pratiklerinin sonunda metropol merkezlere geri döndüğünü ortaya koyuyor. Bu bakışa göre, ABD’nin sınır ötesi askeri ve istihbarat operasyonlarında normalleşen şiddet, gözetim ve ayrımcılık araçları, iç politikada ırksal hiyerarşi ve “iç düşman” tasavvuru ile yeniden yerleşiyor. Minneapolis’teki ağır devlet müdahalesi örneği, bu mekanizmanın bugünkü tezahürü olarak gösteriliyor; emperyalizmin yarattığı şiddetin evine döndüğü, sınıflar ve topluluklar üzerinde kontrol ve ayrımcılığı artırdığı vurgulanıyor.

Donal Fallon “Party, Protest, Pints” başlıklı yazısında, Dublin’de pubların [bizdeki meyhaneler diyebiliriz] tarih boyunca sadece içki içilen yerler değil; fikirlerin dolaştığı, toplumsal bağların kurulduğu ve politik tartışmaların filizlendiği kamusal alanlar olduğunu vurguluyor [Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü kitabı geldi aklıma, onun “Kamusal Alanın Çöküşü” versiyonu da gerekiyor]. Fallon, İrlanda devrimi ve diğer toplumsal değişim dönemlerinde pubların nasıl demokratik söylem ve örgütlenmenin merkezi haline geldiğini anlatıyor. Bu mekanların 18. yüzyıldan itibaren radikal düşünceleri barındırdığı, birliktelik ve dayanışma duygusunu beslediği, bazen de sivil direniş anlatılarında yer aldığı örneklerle gösteriliyor.

Ryan McMaken’in “Why America’s Two-Party System Will Never Threaten True Political Elites” başlıklı yazısında, ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin dönüşümlü olarak iktidara gelmesinin gerçek siyasal elitler üzerinde kayda değer bir etki yaratmadığı savunuluyor. McMaken’e göre iki parti arasındaki rekabet, esasen kamusal yüzlerin değişmesiyle sınırlı; hâkim politikalar ve güç yapıları büyük ölçüde sabit kalıyor. Yazı, dış politika, merkez bankacılığı ve büyük ölçekli sosyal programlar gibi alanlarda karar alma süreçlerinin sistematik biçimde korunduğunu, bu nedenle iktidar değişimlerinin yapısal bir kırılma yaratmadığını öne sürüyor. Ayrıca seçimlere ve parti içi mekanizmalara erişimin, elitler tarafından belirlenen dar bir aday havuzuyla sınırlandığı; bu yüzden düzeni gerçekten zorlayabilecek karşı-elit unsurların siyasetin dışına itildiği vurgulanıyor. Bu çerçevede “barışçıl iktidar değişimi” anlatısı, yazıya göre yalnızca yüzeysel ve yanıltıcı bir döngüden ibaret.

Dan Degerman’ın “For Some With Mental Illness, It’s Not Always Good to Talk” başlıklı yazısında, zihinsel rahatsızlıklarla ilgili konuşmanın her zaman faydalı olduğu varsayımının yeniden düşünülmesi gerektiği savunuluyor. Degerman, yaygın ruh sağlığı kampanyalarının “sessizlik kötüdür, konuşmak iyidir” mesajını tekrar edip savurmanın, sessizliğe ihtiyaç duyan ve bu sessizliği bir nefes alanı olarak gören insanların deneyimlerini görünmez kıldığını ileri sürüyor. Yazı, özellikle duygu durum bozuklukları (örneğin depresyon ve bipolar bozukluk) bağlamında sessizliğin yalnızca olumsuz bir belirti olmadığını; bazen kişinin içsel denge ve kendini koruma yollarından biri olabileceğini örneklerle gösteriyor.

Andrea Valentino’nun “How Milan Sold Its Soul” başlıklı yazısında, Milano’nun son yıllarda geçirdiği dönüşüm, yalnızca kentsel bir yenilenme süreci olarak değil, kültürel ve tarihsel bir kimlik kaybı olarak ele alınıyor. Valentino, kentin uzun süre boyunca zanaat, tasarım, entelektüel üretim ve yerel burjuva kültürüyle şekillenen özgün dokusunun; küresel sermaye, emlak spekülasyonu ve mega etkinlikler uğruna sistematik biçimde aşındırıldığını savunuyor. Özellikle Olimpiyatlar gibi uluslararası organizasyonların, Milano’yu yaşayan bir şehir olmaktan çok küresel markalar için vitrin işlevi gören bir sahneye dönüştürdüğünü vurguluyor. Yazıya göre bu süreç, yalnızca estetik bir değişimle sınırlı değil. Konut fiyatlarının hızla artması, yerel halkın merkezden dışlanması, kamusal alanların sponsorluk ve marka mantığıyla yeniden düzenlenmesi gibi gelişmeler, şehrin sosyal dokusunu da kökten dönüştürüyor. Valentino, Milano’nun “yenilik” ve “uluslararasılaşma” söylemi altında aslında kendi tarihsel sürekliliğini feda ettiğini; kültürün yerini tüketimin, kamusallığın yerini ise kontrollü ve steril alanların aldığını ileri sürüyor.

Titus Techera‘nın “Looking for a Fight” başlıklı yazısında, günümüz kamusal tartışma ortamının neden bu kadar kolay gerilime ve kavgaya sürüklendiği üzerine daha kişisel ve psikolojik bir okuma yapılıyor. Zubia’ya göre sorun, insanların fikirlerini savunmasından çok, giderek daha sık biçimde çatışmanın kendisini arar hâle gelmeleri. Tartışma, hakikate yaklaşmak için değil; kendini doğrulamak, karşısındakini alt etmek ve aidiyet duygusunu pekiştirmek için kullanılan bir araç oluyor. Yazı özellikle sosyal medya ve sürekli çevrimiçi olma hâlinin bu eğilimi nasıl beslediğini gösteriyor. Farklı bir görüşle karşılaşmak, merak uyandıran bir deneyim olmaktan çıkıp neredeyse refleksif bir savunma ve saldırı anına dönüşüyor. Zubia, bu durumun düşünsel canlılıktan çok duygusal gerilim ürettiğini, insanların karşısındakini anlamaya çalışmak yerine onu bir “rakip” ya da “tehdit” olarak konumlandırdığını söylüyor. Tartışmalar bu yüzden kısa sürede ilkesel bir fikir alışverişinden, kimlik ve öfke merkezli kavgalara savruluyor. Metin, bu kavga arzusunun aslında modern bireyin kırılganlığını gizleme biçimi olabileceğini ima ediyor: Emin olmaktan çok haklı görünmeye, öğrenmekten çok galip gelmeye odaklanan bir tartışma kültürü. Zubia, düşünsel hayatın yeniden verimli olabilmesi için bu refleksin farkına varılması gerektiğini; her fikir ayrılığının bir “mücadele” olarak yaşanmasının, hem kamusal dili hem de bireysel düşünme kapasitesini yoksullaştırdığını hatırlatıyor.

Öne Çıkarılan Görsel: Photo by Bert Hardy / Picture Post / Hulton Archive / Getty Images.