Kayda Geçsin – VIII

20 Ocak 2026’nın Havadisleri

Anatol Lieven, We Are All Eurasians Now başlıklı yazısında Batı toplumlarının bugün karşı karşıya olduğu göç, kimlik ve bütünleşme krizini tarihsel bir karşılaştırma üzerinden ele alıyor. Lieven’e göre Batı, uzun süre deniz aşırı imparatorluklar mantığıyla işleyen, hiyerarşik ve dışlayıcı bir dünya düzenine alışkındı; oysa günümüzde hızlanan göç ve iletişim olanakları, Batı toplumlarını Roma, Çin, İran ve Rusya gibi çok-etnili Avrasya kara imparatorluklarına benzer bir yapıya zorlamaktadır. Lieven, bu tarihsel örneklerin önemli bir ortak özelliğine dikkat çekiyor: Bu imparatorluklar, ırksal saflık üzerine değil, medeniyet fikri, ortak dil, hukuk ve kültürel çekim gücü üzerine inşa edilmiştir. Farklı etnik kökenlerden bireylerin sisteme dâhil edilmesi, ancak güçlü bir “medeniyet çekirdeği”nin varlığıyla mümkün olmuştur. Lieven’e göre Batı bugün tam da bu noktada zayıftır; çünkü kendi kültürel mirasına olan inanç ve bağlılık, özellikle elitler düzeyinde ciddi biçimde aşınmıştır. Metin, yalnızca kimlik siyasetine değil, ekonomik eşitsizliklere de odaklanıyor. Tarihsel olarak çok-etnili imparatorlukların çöküşü, eşit yurttaşlık söylemlerinden çok, geniş halk kesimlerinin yoksullaşması ve hukukun içinin boşaltılmasıyla gerçekleşmiştir. Roma örneğinde olduğu gibi, biçimsel eşitlik gerçek refah ve adaletle desteklenmediğinde, medeniyet fikri cazibesini yitirir. Lieven, güncel Batı tartışmalarında hem sınırsız göçü meşrulaştıran ütopyacı yaklaşımları hem de dar, dışlayıcı milliyetçilikleri eleştirir. Ona göre göçmenlerin topluma bağlanabilmesi için, yalnızca haklardan değil, ödevler, ortak tarih ve paylaşılan bir kültürel anlatıdan da söz edilebilmelidir. Ancak Batı’nın edebiyat, tarih ve kültür kurumları bu ortak anlatıyı taşımak yerine çoğu zaman onu parçalayan bir dil üretmektedir. Sonuçta Lieven, Batı toplumlarının önünde iki ihtimal olduğunu ima eder: Ya güçlü bir kültürel ve hukuki çekirdek etrafında yeni bir bütünleşme modeli geliştirecekler ya da geçmiş medeniyetlerin kaderini paylaşarak, ardında yalnızca “iyi korunmuş bir kültürel enkaz” bırakacaklardır.

Brian Pawlowski,  The Past and Future of War and Peace başlıklı yazısında Niall Ferguson’un The War of the World adlı çalışmasını merkeze alarak, yirminci yüzyılın kitlesel şiddetini açıklayan yapısal bir çerçeve kuruyor ve bu çerçevenin günümüz için neden hâlâ geçerli olduğunu tartışıyor. Pawlowski’nin metninin omurgasını üç temel dinamik oluşturuyor: etnik çatışma, ekonomik dalgalanma ve çöken imparatorluklar. Ferguson’a göre büyük savaşlar ve soykırımlar tesadüflerin ya da “kötü liderlerin” ürünü değil; bu üç kuvvetin aynı anda devreye girdiği tarihsel anların sonucu. Etnik çeşitlilik tek başına sorun değil; asıl tehlike, kurumların meşruiyetini kaybetmesi, azınlık güvencelerinin aşınması ve kimliğin siyasal bir silaha dönüştürülmesiyle başlıyor. İlginç ve rahatsız edici bir vurgu şu: Yirminci yüzyılın en sert etnik şiddetlerinden bazıları, asimilasyonun en ileri olduğu toplumlarda patlak veriyor. İkinci büyük eksen ekonomik oynaklık. Metin, piyasaların doğrudan katliam üretmediğini ama krizlerin mevcut fay hatlarını büyüttüğünü ısrarla vurguluyor. Savaşın nedeni ekonomi değil; ekonomi, savaşı mümkün ve “meşru” kılan bir hızlandırıcı. İşsizlik, eşitsizlik ve ani çöküşler, radikal ideolojiler için verimli bir zemin yaratıyor. Üçüncü tema imparatorlukların çözülmesi. Birçok yerde barış getirmesi umulan ulus-devletleşme süreci, tersine, etnik çoğunlukların azınlıklar üzerindeki tahakkümünü kurumsallaştırıyor. Çok-etnili imparatorlukların dağılması, korumasız kalan grupları şiddetin hedefi hâline getiriyor. Metnin önemli bir iddiası da Batı’nın “zafer anlatısına” yönelik eleştiri. İkinci Dünya Savaşı bir kurtuluş destanı olarak değil, Batı’nın uzun vadeli gerileyişinde bir dönüm noktası olarak ele alınıyor. Batı’yı güçlü kılan kurumlar –piyasalar, bilim, hukuk, serbest emek– aynı zamanda rakipler tarafından kopyalanabilir oldukları için kalıcı üstünlüğü de imkânsız kılıyor. Savaşların kronolojisi yeniden okunuyor: 1939 tek başlangıç noktası değil; Japonya’nın Çin’i işgali ve İtalya’nın Habeşistan’a saldırısı, uluslararası sistemin çok daha önce çöktüğünü gösteriyor. “Yatıştırma savaşı doğurmadı; savaş yatıştırmayı doğurdu” teziyle, klasik anlatı tersyüz ediliyor. Holokost ve antisemitizm, metindeki sürekli bir damar. Yahudi karşıtlığının Hitler’le başlamadığı, yüzyıllara yayılan bir zihniyetin en uç sonucu olduğu hatırlatılıyor. Asimilasyonun yüksek olduğu Almanya örneği, şiddetin ne kadar öngörülemez koşullarda patlayabileceğini gösteriyor. Son bölüm bugüne bağlanıyor: Çin’in yükselişi, Rusya’nın revizyonist politikaları ve yeni bir büyük güç rekabeti ortamında, Batı’nın demografik, kurumsal ve zihinsel yorgunluğu vurgulanıyor. Metnin uyarısı net: Geçmiş yüzyılı kan gölüne çeviren yapısal kuvvetler anlaşılmadıkça, yeni bir “savaşlar çağı” ihtimali ortadan kalkmış sayılmaz.

Öne Çıkan Görsel: Alman tank kolordusu hareket halinde, 1941 civarı. (ABD Ulusal Arşivleri Yabancı Kayıtlar Koleksiyonu, Waffen-SS Fotoğrafçıları tarafından çekilmiş fotoğraflar / Wikimedia Commons)