17 Ocak 2026’nın Havadisleri
Bir zamanlar dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, bugün düşük doğum oranlarıyla mücadele ediyormuş. Şaştım açıkçası. Çin ne ara doğumu teşvik eder hâle geldi diye düşündüm. Meğer 1980’lerden 2015’e kadar uygulanan tek çocuk politikası, nüfus artışını bastırmış ama çocuk sahibi olmayı kültürel olarak “riskli, pahalı ve ertelenebilir” bir hâle dönüştürmüş. Politika kaldırılsa da zihniyet kalmış. Pekin, kadın başına 1,0 olan doğurganlığı artırmak için prezervatif ve doğum kontrol ürünlerine %13 vergi getirmiş. Dudley L. Poston’a göre bu adım sembolik. Temel argümanı şu: Doğurganlıktaki düşüşün nedeni doğum kontrolüne erişim değil; yüksek yaşam maliyetleri, çocuk yetiştirmenin ekonomik yükü, kentleşme, eğitim düzeyinin artması ve özellikle kadınların iş gücüne katılımıyla değişen yaşam tercihleri. Vergi artışı, bireyler açısından neredeyse hissedilmeyecek düzeydeyken, çocuk yetiştirmenin maliyeti son derece yüksek. Singapur ve Güney Kore örnekleri üzerinden, uzun yıllardır uygulanan pronatalist (doğumu teşvik edici) politikaların da benzer biçimde başarısız olduğu gösteriliyor. Sonuç olarak Poston, Çin’in karşı karşıya olduğu sorunun bir politika aracıyla kolayca çözülemeyecek, yapısal ve kültürel bir dönüşüm meselesi olduğunu; “düşük doğurganlık tuzağı”na girilmiş ülkelerde doğum oranlarını yeniden yükseltmenin son derece zor olduğunu vurguluyor.
yazısında, bugün ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikasında petrolün oynadığı rolü tarihsel bir süreklilik içine yerleştiriyor. 20. yüzyıl ortasında bu rolü, Guatemala için muz üstlenmişti. O dönemde Guatemala, ABD pazarının en büyük muz tedarikçilerinden biriydi ve ülke ekonomisinin önemli bir bölümü ABD merkezli United Fruit Company’nin kontrolündeydi. Şirket, geniş topraklara sahipti; düşük ücretli, güvencesiz emek rejimi sayesinde büyük kârlar elde ediyordu. 1940’ların sonu ve 1950’lerin başında Guatemala’da demokratik bir dönüşüm başladı. Seçilmiş hükümetler, özellikle Başkan Jacobo Árbenz döneminde, toprak reformu ve işçi hakları gibi adımlarla bu yapıyı kırmaya çalıştı. Ancak bu reformlar, United Fruit’in ekonomik çıkarlarını doğrudan tehdit etti. Şirket, bu politikaları “komünizm” olarak etiketleyerek ABD’de yoğun bir lobi ve propaganda faaliyeti yürüttü. Soğuk Savaş’ın anti-komünist atmosferi içinde bu söylem karşılık buldu. Sonuçta 1954’te CIA destekli gizli bir operasyonla Árbenz devrildi. Darbe, Guatemala’nın kısa süren demokratik deneyimini sona erdirdi ve ülke onlarca yıl sürecek askerî rejimler, şiddet, baskı ve kitlesel göçlerle anılan bir döneme girdi. ‘nın temel argümanı şu noktada düğümleniyor: ABD dış politikasında “demokrasiyi koruma” söylemi sıkça öne çıkarılsa da, pratikte belirleyici olan çoğu zaman stratejik hammaddeler ve büyük şirket çıkarları oldu. Dün Guatemala’da muz, bugün Venezuela’da petrol… Değişen şey ürün; değişmeyen şey ise müdahalenin mantığı.
Anthony Gill yazısında, mülkiyet haklarının yalnızca devlet ve yazılı hukuk tarafından belirlenmediği fikrinden yola çıkarak, bu hakların gündelik hayatta büyük ölçüde sivil toplum normları aracılığıyla şekillendiğini savunuyor. Otel şampuanı gibi sıradan bir örnek üzerinden, hangi şeylerin “alınabilir” hangilerinin “hırsızlık” sayıldığının çoğu zaman açık yasal kurallardan değil, toplumsal sezgilerden ve yerleşik beklentilerden kaynaklandığı gösteriliyor. Gill, klasik iktisat literatürüne dayanarak mülkiyet haklarının fiilen izleme ve yaptırım maliyetleriyle belirlendiğini vurguluyor: Değeri düşük ve denetlenmesi maliyetli olan nesneler (küçük şampuan şişeleri gibi) üzerinde mülkiyet gevşerken, pahalı ve kolay izlenebilir varlıklar (yatak, televizyon) sıkı biçimde korunuyor. Ancak bu açıklama tek başına yeterli değil; asıl düzenleyici güç, insanların ayıplanma, garipsenme ve dışlanma ihtimali karşısında davranışlarını sınırlayan toplumsal normlar. Bu noktada Adam Smith’in “tarafsız seyirci” kavramı devreye giriyor: İnsanlar, çoğu zaman yakalanma korkusundan değil, başkalarının gözünde nasıl görüneceklerini düşünerek hareket ediyor. Demek ki, serbest toplum yalnızca yasalarla değil, yazısız ama güçlü sosyal kurallarla ayakta duruyor; mülkiyet günlük hayatta hukuktan çok kültür ve normlar tarafından belirleniyor.
Phillip Magness, [Trump’ın merkez bankası başkanına çatması konusunda -TD] ABD Merkez Bankası’nın yapısal olarak kusurlu olduğunu kabul etmekle birlikte, bu kusurların siyasal müdahaleyle daha da derinleştiğini savunuyor. Son dönemde Jerome Powell’a yönelik hukuki ve politik baskıların, para politikasını ekonomik verilerden koparıp kısa vadeli siyasal çıkarlara tabi kılma riski taşıdığını öne sürüyor. Phillip Magness göre FED zaten aşırı geniş yetkilere sahip: faiz belirleme, parasal genişleme, acil kredi programları ve düzenleyici rol gibi araçlar, onu politik baskılara açık hâle getiriyor. Bu nedenle ideal çözüm Fed’in güçlendirilmesi değil, yetki alanının daraltılması olurdu. Ancak mevcut koşullarda, FED’in sınırlı da olsa bağımsız kalması, doğrudan siyasi kontrol altına girmesinden daha az zararlı bir seçenek olarak görülüyor. Magness özellikle Donald Trump dönemindeki yaklaşımı eleştiriyor: düşük faiz talebi, bütçe açıklarını finanse etme isteği ve doları bilinçli biçimde zayıflatmaya yönelik fikirler, enflasyon, sermaye kaçışı ve uzun vadeli istikrarsızlık risklerini artırıyor.
—
Öne Çıkarılan Görsel: 1954 yılında Guatemala’da bir kadın, İspanyolca “yabancı müdahaleye karşı” yazan bir pankartın önünden geçiyor. Bettmann/Getty Images