Jean-Luc Godard, Le mépris (1963)

Ne olacak bu Godard’ın kadınlarla derdi, bilemiyorum. Bir şey olacağı da yok, adam öldü gitti zaten. Fakat en başından beri hep bir kadın ile derdi olan bir yönetmen profili çizdi bir yerde. Kendi hayatında, kadınlarla olan ilişkilerindeki “başarı” veya “başarısızlık”lar üzerinden mi okumamız gerekiyor sorusunu yabana atamıyorum. Filmleri ister istemez ilk anda bu kapıya çıkan doneler veriyor: Anna Karina gibi bir kadın ile yönetmenliğin ötesindeki hikâyesini Une femme est une femme ile Vivre sa vie filmlerinde görmüştüm. Hatta bu durum, kendisine karşı bir duvar örmeme sebep oldu demiştim. Şimdi çekiniyorum bakmaya, Brigitte Bardot gibi bir kadınla [Bardot burada yalnızca bir figür] ne alıp veremediği var diye. O yüzden önce biraz söyleyeceklerimi söyleyeyim, sonra bu bahse bakarım!

Şaşırtıcı kısım filmde Fritz Lang’ın varlığı, kendini oynaması. Lang işte, Metropolis‘in yönetmeni. Godard’ın kendini oynayan isimlere yer vermesini kıymetli buluyorum. Daha önce izlediğim filmlerinden birinde de bunu görmüş, meselenin izini sürünce beni bambaşka yerlere götürmüştü. Bu açıdan münbit bir adam Godard. Kitap içinde kitap, film içinde film, film içinde kitap, o kitabın içinde film veya kitap içinde film, o filmin içinde kitap vs. Uzatabiliriz. İç içe anlatılar, dış anlatılar… Mise en abyme dedikleri hususun sınırlarında gezinmeye başlamışız demek. Film içinde Odysseia uyarlaması çekiliyor ve Lang bu filmin yönetmeni. Senaryoyu da “başarısız” oyun yazarı ama para için film senaristliği yapmak zorunda kalan bir adam (Piccoli) yazacaktır, biz bunu Godard olarak görelim!

Gelgelelim, Godard’ın hüznüne eşlik etmemiz için sebeplerimiz de var. Rahmetli Roger Ebert yazmış iyi ki —kendisinden sonra sitesinde yazılan yazılar tatmin edici değil maalesef—, diyor ki:

Bardot’nun çıplak (ama hiçbir şekilde açıkça sergilenmemiş) bedeninin Piccoli tarafından okşanıp övüldüğü, uzun soluklu o tuhaf açılış sahnesi… Bardot’ya rol verip tek bir çıplak sahne dahil etmeden film çektiği gerekçesiyle yapımcıların feryat koparmasının üzerinden bir süre geçtikten sonra Godard bu sahneyi çekmiştir. İntikamını da almasını bilmiştir: onlara istediklerinden fazla çıplaklık vermiş ama hiç erotizm koymamıştır.

Mekanizma, her daim aynı şeyin peşinde, güzel kadının açığa çıkarılması. Mekanizmaya, kadının kendisi de dahil olsa bile, sanat üretimindeki özerklik bahsinin her daim patlamaya namzet olduğunu göstermesi açısından değerli. Godard, alın izleyin henüz başta, sonra bırakın da filmimizi yapalım, der gibidir. Zaten filmin kırılma anlarından birinde senaryo yazarımız, film boyunca sürdürdüğü suskunluğu bozar:

Hepimizin bir ideali var. Benimki oyunlar yazmak. Ama yapamıyorum. Neden? Bugünün dünyasında başkaları ne isterse onu kabul etmek zorundayız. Ne yaptığımıza, mevcudiyetimize ne olduğumuza gelince, para neden bu kadar sorun teşkil ediyor? Sevdiklerimizle olan ilişkilerimizde bile.

Godard da olsan her birimizin derdi ile dertleniyorsun, aynı derdin yoldaşı oluyorsun! Gelgelelim buradaki mesele, Godard’ın kendini sınaması. Ebert’in henüz metnin başında dile getirdiği, “büyük bütçe ve büyük yıldızlarla denediği bir yapımdı” sözü elzem. Zira bu film, “bakalım böylesi mümkün mü?” sorusunun bir cevabı. Neydi böylesi dediğim şey? Paris sokaklarında elinde kamera ile bir o yana bir bu yana koşarak, düşük bütçeyle, tanınmamış isimlerle yapılan Fransız/Avrupa tarzı filmlerle yola çıkmışken, yaptığın filmler de sansüre uğramışken, gişede karşılık bulamamışken, bir anda Amerikalı yapımcılarının devasa bütçeleri ile dönemin en önemli yıldız isimlerinin oynatıldığı sahaya giriyorun. Seni sen yapan, Yeni Dalga’daki siyah beyaz tonu bırakıp renkliye geçiyorsun, aslında rengini kaybettiğin endüstriyel ölçekli bir atmosfere dalıyorsun. Nihayetinde mevzu şuraya geliyor: Hollywood imkânı ile Godard filmi yapılır mı? Yapılmaz. Yapılmadığını kendisi de söylüyor, boşuna mı diyor, “Bugünün dünyasında başkaları ne isterse onu kabul etmek zorundayız” diye. Yine de Le mépris olmamış bir film değil, pekâlâ olmuş bir film. Ama öncekilere kıyasla daha az olmuş cinsten.

Gelelim şu kadın bahsine. Tahmin ettiğim gibi hikâye. Mesele Bardot değilmiş, yine yeniden Anna Karina! Ne ilişkiymiş be arkadaşım, kaç film çekildi uğruna, bu ilişkinin dinamiklerini bambaşka açılardan okuyan. Philip Strick, British Film Institute’sünde kaleme aldığı yazıda bu bahsi açmış. Filmin görüntü yönetmeni Coutard, o dönem bir röportajda şunu söylemiş: “Godard’ın bu filmde Anna’ya bir şeyler anlatmaya çalıştığına inanıyorum. Bir mektup bu, sadece Beauregard’a bir milyona mal olan bir mektup.” Beauregard burada yapımcı Georges de Beauregard yani filmin finansörü. Coutard’ın kastettiği şey açık: Bu kişisel hesaplaşmanın faturasını başkası ödüyor 🙂 Tabi ödeyeceksin birader, Godard ile çalışmak istiyorsan, bu kişisel yükü de beraberinde taşıyacaksın. Bardot’un kıçı neden gözükmedi gibi uyduruk dertler ile dertlenmek yerine Godard’ın Karina hakkındaki çırpınışlarını taşıyacaksın.

O mektup, filmin içeriği ile yerine oturuyor işte. Filmde evliliği mahveden bizim senaristimizdir, yani koca rolündeki Piccoli, zengin yapımcı değil. Adam karısını göz göre göre filmdeki yapımcıya, yani paraya, sisteme, teslim ediyor; bunu sessiz kalarak, geri çekilerek yapıyor. Günün sonunda mesele Godard’ın gözünden şöyle okunabilir mi: “Anna Karina’yı sisteme kurban ettim mi?”

Karina’nın Godard’ı aldattığını ve ileride boşandıklarını düşünürsek, Karina’nın başka filmlerde de oynadığını göze aldığımızda Godard, Karina’yı sisteme kurban etmiş olabilir. Ama gelgelelim bu sıkıntılı da bir yorum çünkü bir yerden sonra Godard da, tüm politik angajmanına rağmen, sistemin içindeki bir aktör. Dolayıyla Karina’nın gözünden, kendisini sisteme kurban etmiş bir Godard’ı da görmek mümkün ve hiç de absürt durmaz. Hiçbirimizin temiz çıkamadığı bir düzende, sisteme verilen kurban üzerine konuşmak neye yarar, bilemiyorum.

Ve dahası baksana kendime kızıyorum. Film üzerine konuşacağımız yerde dönüp dolaşıp, daha önce kızdığım ama kendi kızdığım şeye düştüğüm bir yerden, olayın magazinel boyutuna bakıyorum. Filmin muhtevası bunu gerektiriyor olsa dahi buna düşmemem gerekiyordu.

Söylenecek, bahsi açılacak çok şey vardı da ben sinema yazarı değilim, eleştirmeni zaten hiç değilim, burası da kişisel bir blog. İlgilisi, filmdeki CinemaScope kadrajı meselesine bir baksa iyi edebilir. Zira Godard, Lang’ın ağzından şunu söyletir, “CinemaScope yalnızca yılanlar ve tabutlar için uygundur, insanlar için değil.” Burası eşilecek bir izlek. Georges Delerue’nün müziği de acayipti yahu. Bardot her sahneye çıkışında çalan, çaldıkça garip bir ayin havasına sokan “Camille” parçası, Spotify‘dan dinlenebilir. Homeros, Akdeniz’in güzellikleri de araya kaynadı! StudioCanal, filmin 60. yıl dönümü kutlamaları kapsamında filmi 2023 Cannes Classics Seçkisi’ne eklemiş ve 4K restorasyonunu yapmış aşağıdaki güzelim afiş de bu kapsamda hazırlanan afiş, pek güzel olmuş. Filmin çıktığı dönemdeki afişlerde sadece Bardot ve göğüsleri vardı.

Kapanışı şununla yapmak iyi olacaktır: Larousse Ansiklopedisi’nin Dictionnaire mondial des films adlı sinema sözlüğünden alınan Le Mépris maddesi. Madde diyor ki, Le Mépris, anlam üzerine ve birbirinin diline hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamayacak insanların ayrı ayrı yürüdüğü yollar üzerine kurulu bir filmdir.” İlk bakışta, bu cümle, filmdeki karakterlerin [ve gerçek hayattaki karşılıklarının] her birinin filmle ilgili başka dertleri, niyetleri vardı ve bu niyetler kesişmedi gibi okunabilir. Ben bunu daha derinlerde bir yerde irdelemeyi, onun üzerine kafa yormayı tercih ediyorum.

  • Orijinal Başlık: Le mépris (1963, Fransa-İtalya)
  • Türkçesi: Nefret [İngilizceye Contempt diye çevrilmiş, Türkçe karşılığı aslında “horgörme, küçümseme, aşağılama” gibi ama Türkçede “Nefret” tercih edilmiş, herkes meşrebince.]
  • Yönetmen: Jean-Luc Godard
  • Senarist: Alberto Moravia, Jean-Luc Godard
  • Oyuncular: Brigitte Bardot, Jack Palance, Michel Piccoli, Fritz Lang