Koya Kamura, Hiver à Sokcho (2024)

Zamanın ruhu kurgu eserlere nasıl da nüfuz ediyor ve birbirine benzetiyor. Can sıkıcı bir durum ama insanın tav olmaması da mümkün değil gibi. Zira çağımızın insanıyız ve ne denli çaba göstersek de çağın ruhundan nasibimizi muhakkak alıyoruz. Hiver à Sokcho, Türkçesi ile Sokço’da Kış, hayli soğuk geçen bir Ankara kışının sonlarında kuru ayaza teslim olduğu bir akşamda seyirciyi hikâyesine alıp götürüyor ve ilk saniyesinden itibaren “iyi bir film izleyeceğim galiba” hissini veriyor. Sonunda bu his yanlış da çıkmıyor. “Tutuyor” düşüncesinde ısrarcı olunduğundan mı bilemiyorum —ve belki de hep birbirlerine benzediklerinden— soğuk İskandinav ülkelerinin dinginliğinde geçen az diyaloglu, bol iç sesli filmler (ve bunun edebiyattaki karşılığı romanlar) gibi bir atmosferde ama onlardan sıyrılmaya çalışan bir film olmuş Sokço’da Kış.

Hep başka başka şeyleri anımsatması kötü olmasa gerek diye düşündüm. Yazarken böyle düşündüm ama izlerken kızmıştım, filmin bir bölümünü Drive My Car‘a benzettiğim için. Edebiyat da böyle, demiştim ki zaten bu da bir roman uyarlaması idi, tıpkı Drive My Car gibi. Çağdaş edebiyatı takip etmeyen ben bunun Elisa Shua Dusapin’in bir metni olduğunu buraya yazacaktım ki metin çoktan Türkçeye çevrilmiş ve ikinci baskıyı yapmış bile. İflah olmaz geri kalmışlığım. Her neyse bu da bir şey.

Zamanın ruhu ilişki biçimlerine de kendi örüntüsünü işliyor elbette. Karakterlerin tam olarak ne yaşadığını kestirmek benim adıma zor. Çokları için bu adamın kadına yaptığı (ya da yapmadıkları) üzerinden gidildiğinde bir toxic relationship pattern bulmak mümkündür. Oralar muamma benim için. Eskiler buna “karşılıksız aşk” deyip geçerdi. Ben ne derim bilemiyorum. Ama ortada bir suç varsa doğrudan olarak adama yükleyemiyorum. Erkek olduğum için değil, sahiden arafta kesişimler gördüğüm için. Bir karaktere vurmaktan daha kolay ne var? Fikrim sahiden askıda. Dert değil. İklimine de, filmin dokusuna da, seyircinin dünyasına da uygun bir hâldi, bu bir şey. Ve belki de bundan başarılı.

Manuel Betancourt’un yazısı benim bu araftalık dediğim şeyi nispeten destekliyor gibi. Amacım destekçi bulmak değil de kendime daha sağlam bir zemin sağlayabilmek, ayaklarımızın yere basmasına daha sık ehemmiyet vermeliyiz:

Peki ya [kadının] aradığı şey bir baba figürü mü, yoksa bambaşka türde bir sevgili mi? [Adamın] çizimleri kendi yaratıcılığına mı ilham veriyor, yoksa kendini kurnazcasına bir ilham perisi olarak mı konumlandırmasını körüklüyor? Ya da bu, hiç bu denli çığırından çıkmaması gereken, çıkarcı ve sömürücü bir ilişki miydi başından beri? Sokço’da Kış bu sorulardan herhangi birini adam akıllı cevaplar bulmakla pek ilgilenmez. Sıra dışı koşullar altında yabancılarla kurduğumuz bağların karanlık ve çetrefil doğasına odaklanan [yönetmen ve senarist], [adam ve kadın] arasındaki dolambaçlı dinamiği sonuna kadar işler.

Belki de günümüzde hemen herkes daha çok yabancı ve girdiğimiz/soluduğumuz dehlizler hep daha karanlıktır ve ondandır bu araftalık hâlimiz, neden olmasın?

  • Orijinal Başlık: Hiver à Sokcho (2024, Fransa ve Kore)
  • Türkçesi: Sokço’da Kış
  • Yönetmen: Koya Kamura
  • Senarist: Stéphane Ly-Cuong, Koya Kamura, Elisa Dusapin
  • Oyuncular: Bella Kim, Roschdy Zem, Park Mi-hyeon