Kayda Geçsin — XXII

09 Mart 2026 Havadisleri

Aidan Grogan’ın yazısı, ABD’de siyasal ve ekonomik sistemin giderek yaşlı kuşakların çıkarları etrafında şekillendiğini savunan bir eleştiri sunuyor. Yazının merkezindeki kavram “gerontokrasi”: yani yaşlıların egemen olduğu bir yönetim düzeni. Grogan’a göre ABD’de özellikle Baby Boomer kuşağı siyasette ve ekonomide güçlü bir konum elde etti. Bu kuşak yalnızca siyasi temsil açısından değil, kamu politikaları aracılığıyla da kendi çıkarlarını koruyan bir sistem oluşturdu. Yazar, bu durumun özellikle genç kuşaklar için mali bir yük yarattığını savunuyor. Makale bu iddiayı özellikle iki büyük kamu programı üzerinden tartışır: Social security ve Medicare. Bu programlar başlangıçta yaşlıların yoksulluğa düşmesini önlemek için sınırlı bir güvenlik ağı olarak tasarlanmıştı. Ancak Grogan’a göre zaman içinde kapsamları genişledi ve bugün ABD federal bütçesinin en büyük harcama kalemleri hâline geldiler. Artan yaşam süresi ve genişleyen haklar nedeniyle bu programların maliyeti sürekli yükseliyor. Yazarın verdiği rakamlara göre birçok emekli, hayatı boyunca ödediği vergi ve primlerden daha fazla sosyal güvenlik ve sağlık yardımı alıyor [çetrefil konu, yaşlanmak direkt olarak yaşamdan çekilmeyi gerektiriyormuş gibi bir durumu imliyor, bir yandan da hayatın gerçekleri acımasızca karşımızda, bütçe hiçbir zaman olması gerektiği gibi dağıtılmıyor, dünyanın bitmeyen derdi — TD]. Bu durum ise sistemin mali yükünü giderek çalışan nüfusa kaydırıyor. ABD’nin hızla büyüyen kamu borcu da bu yapıyla ilişkilendiriliyor. Ulusal borcun 2030’a kadar 50 trilyon doları aşabileceği tahminleri yazıda özellikle vurgulanıyor. Grogan ayrıca demografik değişimin bu sorunu daha da büyüteceğini savunuyor. ABD’de doğurganlık oranı düşerken nüfus yaşlanıyor. Bu durum yaşlı seçmenlerin seçimlerdeki ağırlığını artırıyor. Yaşlı seçmenlerin oranı genç seçmenlerden daha yüksek olduğu için siyasi partiler emeklilik ve sağlık yardımlarında kesinti yapmaktan çekiniyor. Bu durum bir tür kuşaklar arası gerilim yaratıyor [kuşakların hayattan ve siyasetten beklentileri her daim mi farklıydı yoksa bu dönemde mi bu denli ayrıştı, bilemiyorum. Siyasetin güçlü arıza çıkarıcısı olarak zaman… —TD]. Yazıda genç kuşakların (özellikle Z kuşağının) sosyal güvenlik reformlarını desteklemeye daha yatkın olduğu belirtiliyor. Ancak Grogan, gençlerin yaşlandıklarında aynı çıkarları savunmaya başlayabileceklerini de kabul ediyor. Yani sorun yalnızca Baby Boomer kuşağına özgü olmayabilir; bu, siyasal teşviklerin yarattığı yapısal bir problem olabilir. Makalenin çözüm önerisi ise refah devletinin özellikle yaşlılara yönelik programlarında reform yapılmasıdır. Grogan’a göre sistem tamamen kaldırılmak zorunda değildir, ancak kaynaklar daha çok düşük gelirli yaşlılara yönlendirilmelidir. Böylece mali sürdürülebilirlik sağlanabilir. Yazar yazıyı muhafazakâr düşünür Edmund Burke’ün ünlü kuşaklar arası sözleşme fikrine gönderme yaparak bitirir. Burke’e göre toplum yaşayanlar, ölüler ve henüz doğmamış olanlar arasında bir sözleşmedir. Grogan’a göre bir kuşağın kendi refahını artırmak için gelecek nesilleri ağır borç yükü altında bırakması bu sözleşmenin ihlali anlamına gelir. [Efektif altruzim ve lontermism gibi konular buralarda devreye giriyor. Daha fazla kafa yormak gerekecek. —TD]

♦ ♦ ♦

Julia R. Cartwright yazısında, günümüzde sıkça dile getirilen bir korkuyu tartışıyor: düşen doğum oranları ekonomileri kaçınılmaz biçimde çöküşe sürüklüyor mu? Cartwright bu soruya temkinli ama net bir cevap veriyor. Demografik yaşlanma gerçekten ekonomik baskılar yaratıyor; işgücü küçülüyor, emeklilik sistemleri zorlanıyor ve büyüme üzerinde baskı oluşuyor. Ancak bu süreç otomatik olarak ekonomik gerilemeye yol açmıyor. Asıl belirleyici olan şey, toplumların bu demografik değişime hangi kurumsal ve ekonomik politikalarla karşılık verdiği oluyor. Yazar birçok ülkede hükümetlerin doğum oranlarını artırmaya çalıştığını hatırlatıyor. Çocuk yardımları, ebeveyn izinleri ve mali teşvikler devreye giriyor. Fakat Güney Kore ve Macaristan gibi ülkelerde görüldüğü gibi, bu politikalar doğum oranlarını ciddi biçimde yükseltmiyor. Bu durum demografik eğilimleri doğrudan politika ile tersine çevirmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Bu yüzden Cartwright soruyu değiştiriyor: nüfus azalırken ekonomiler nasıl uyum sağlıyor? Makale bu soruyu farklı ülkeleri karşılaştırarak ele alıyor. Avrupa Birliği, Japonya ve Güney Kore’de doğurganlık düşerken ekonomik dinamizm de zayıflıyor. Cartwright bu tabloyu yalnızca demografiyle açıklamıyor. Ona göre katı iş piyasaları, yüksek vergi yükleri, geniş refah sistemleri ve yoğun düzenlemeler ekonominin esnekliğini azaltıyor. İşgücü küçülürken bu kurumsal yapı büyümeyi daha da zorlaştırıyor. Buna karşılık Çin ve Singapur farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu ülkelerde doğum oranları son derece düşük olmasına rağmen ekonomik büyüme uzun süre devam ediyor. Bunun nedeni nüfus artışı değil, verimlilik artışı oluyor. Çin’de Deng Xiaoping döneminden itibaren piyasa reformları devreye giriyor, özel girişim genişliyor ve ülke küresel üretim ağlarına bağlanıyor. Singapur ise açık ticaret, güçlü mülkiyet hakları ve yatırım dostu kurumlarla her işçinin üretkenliğini büyük ölçüde artırıyor. Cartwright bu noktada ekonomist Julian Simon’un “insan nihai kaynaktır” fikrine değiniyor. Simon’a göre ekonomik büyümenin temel motoru nüfus büyüklüğü değil, insanların yaratıcılığı ve yenilik üretme kapasitesi oluyor. Bu yüzden nüfus azalması bir sorun yaratıyor, fakat uygun kurumlar üretkenliği artırdığında bu baskının önemli bir kısmı dengeleniyor. Yazının vardığı sonuç şu: demografi önemli bir faktör oluşturuyor ama tek başına kaderi belirlemiyor. Eğer kurumlar inovasyonu, girişimciliği ve üretkenliği destekliyorsa, daha küçük bir işgücüyle bile güçlü ekonomik performans ortaya çıkıyor. Hatta Cartwright’a göre dinamik ve büyüyen bir ekonomi yalnızca yaşlanan toplumları ayakta tutmuyor; aynı zamanda toplumsal iyimserliği artırarak [şişede durduğu gibi durmaz ama böylesi konuşabilmek da bir şey tabi —TD] uzun vadede doğum oranlarını bile etkileyebiliyor. Demografi tek başına kader yazmıyor; kurumlar ve politikalar oyunun yönünü değiştiriyor.

♦ ♦ ♦

Michael Powell’ın yazısı, New York siyasetinde büyüyen bir tartışmayı ele alıyor: kira savunuculuğu ile ev sahipliğinin toplumsal rolü arasındaki gerilim. Yazı özellikle yeni belediye başkanı Zohran Mamdani üzerinden bu tartışmayı inceliyor. Mamdani seçim kampanyasında kiracıların güçlü bir savunucusu olarak ortaya çıkıyor; kiraları dondurma ve kötü ev sahiplerine karşı sert önlemler alma sözü veriyor. Ancak Demokratik Sosyalistler çevresinde bazı aktivistler ev sahipliğini kapitalist ve eşitsizlik üreten bir kurum olarak eleştiriyor. Powell’a göre bu yaklaşım önemli bir gerçeği gözden kaçırıyor: ev sahipliği özellikle işçi sınıfı için güçlü bir toplumsal dönüşüm aracı olabiliyor [işçi sınıfının temel niyeti dönüşüm ile beraber sınıf “atlamak” mıdır acaba? — TD]. Yazar bu fikri göstermek için 1980’lerde Brooklyn’de gerçekleşen Nehemiah konut projesini anlatıyor. O dönemde Brownsville mahallesi yıkım, suç ve terk edilmiş binalarla anılan bir yer hâline geliyor. Nüfus hızla azalıyor, yangınlar ve yoksulluk mahalleyi harap ediyor. Bu ortamda bir grup kilise lideri ve cemaat üyesi, Chicago merkezli bir toplumsal örgütlenme hareketi olan Industrial Areas Foundation’ın desteğiyle mahalleyi yeniden inşa etmeye karar veriyor. Kurulan East Brooklyn Congregations adlı örgüt yalnızca protesto etmiyor; doğrudan konut üretmeye girişiyor. Amaçları kiralık apartmanlar değil, işçi sınıfı ailelerinin satın alabileceği evler inşa etmek oluyor. Şehir yönetimiyle pazarlık yapıyorlar, kiliseler aracılığıyla fon topluyorlar ve Brownsville’de 1.100 uygun fiyatlı ev inşa etmeye başlıyorlar. Evler yaklaşık 40.000 dolar gibi düşük fiyatlarla satılıyor ve mahalle sakinleri ev sahibi oluyor. Powell’a göre bu proje yalnızca konut üretmiyor; aynı zamanda bir mahalleyi yeniden canlandırıyor. Ev sahipliği insanların geleceğe bakışını değiştiriyor. Aileler mülk üzerinden birikim yapıyor, çocuklarını üniversiteye gönderiyor ve orta sınıfa yükseliyor [orta sınıfın da patladığı bir düzen de alınacak yol çok. —TD]. On yıllar içinde Nehemiah evlerinin sahipleri yaklaşık 2 milyar dolar değerinde servet biriktiriyor. Bu da ev sahipliğinin yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir güç olduğunu gösteriyor. Yazı bu örneği güncel siyasetle ilişkilendiriyor. Mamdani’nin yönetimi New York’ta daha fazla konut üretme sözü veriyor; ancak aynı zamanda ev sahiplerini zorlayabilecek emlak vergisi artışları da gündeme geliyor. Powell’a göre asıl mesele ideolojik sloganlar değil, kiracıları korurken aynı zamanda daha fazla insanın ev sahibi olmasını sağlayacak politikalar geliştirmek. Makalenin ana fikri şu: ilerici siyaset yalnızca kiracı haklarını savunmakla sınırlı kalmıyor; ev sahipliği de özellikle düşük ve orta gelirli insanlar için güçlü bir sosyal mobilite aracı oluşturuyor. Bu nedenle New York’un konut politikasında hedef yalnızca kiraları kontrol etmek değil, daha fazla insanın mülk edinmesini mümkün kılan yeni konut projeleri üretmek oluyor.

♦ ♦ ♦

Ian Thomson’un yazısı, James Joyce’un Ulysses romanının ABD’de yarattığı skandalı ve sansür sürecini anlatıyor. Yazının merkezinde özellikle modernist edebiyatın Amerika’daki erken savunucularından biri olan Little Review dergisi bulunuyor. 1914–1929 arasında Chicago ve New York’ta yayımlanan Little Review, Ezra Pound, Gertrude Stein ve Wyndham Lewis gibi modernist yazarları Amerikan okuruna tanıtıyor. Derginin editörü Margaret Anderson radikal fikirleri ve provokatif yayın çizgisiyle tanınıyor. Anderson ve yardımcısı Jane Heap, Joyce’un henüz kitap olarak yayımlanmamış Ulysses romanını bölüm bölüm dergide basmaya başlayınca Amerikan yetkilileri devreye giriyor. 1920’de yayımlanan bazı bölümler “müstehcen” sayılıyor. ABD Posta Servisi derginin sayısını toplatıyor ve kopyaları imha ediyor. Özellikle romandaki “Nausicaa” bölümü —Leopold Bloom’un sahilde mastürbasyon yaptığı sahne— büyük tepki çekiyor. Sonunda Anderson ve Heap hakkında dava açılıyor ve 1921’de New York’ta bir müstehcenlik davası görülüyor. Duruşma sırasında hakimler metni anlamakta bile zorlanıyor; Joyce’un noktalama ve bilinç akışı tekniği onları şaşırtıyor. Savunma avukatı John Quinn metnin edebiyat olduğunu savunsa da mahkeme editörleri suçlu buluyor ve her birine 50 dolar ceza veriyor. Bu karar Ulysses’in Amerika’da yayımlanmasını engelliyor. Roman sonunda 1922’de Paris’te Sylvia Beach tarafından yayımlanıyor. ABD’de ise ancak 1933’te bir federal yargıç eserin müstehcen olmadığına karar veriyor ve kitap serbest bırakılıyor. Thomson’a göre bu olay yalnızca bir sansür hikâyesi değil. Aynı zamanda modernist edebiyatın Amerika’da nasıl direnişle karşılaştığını gösteriyor. Little Review ve editörleri, Joyce’un eserini savunarak Amerikan edebiyat kültürünü değiştiren bir rol oynuyor.

♦ ♦ ♦

Anand Gopal’ın yazısı, 13 yıl süren Suriye iç savaşının yarattığı yıkımı ve bunun nasıl anlaşılması gerektiğini tartışıyor. Yazının çıkış noktası basit ama ürpertici bir gerçek: savaşta kaç kişinin öldüğünü kimse kesin olarak bilmiyor. 2013’e gelindiğinde ölü sayısının 100.000’i geçtiği tahmin ediliyor, fakat gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu düşünülüyor. Kurbanların büyük bölümü sivillerden oluşuyor ve çoğu, Beşşar Esad rejimi ile müttefiklerinin uyguladığı sistematik şiddet sonucu hayatını kaybediyor. Gopal, rejimin kullandığı üç temel öldürme yöntemini anlatıyor. İlki doğrudan katliamlar: silahlı birlikler mahallelere giriyor, insanları öldürüyor, evleri yakıyor ve kadınlara tecavüz ediyor. İkinci yöntem hava saldırıları oluyor. Rejim, kontrolünü kaybettiği bölgeleri uçaklar ve helikopterlerle bombalıyor; bazı şehirlerde bombardıman o kadar rutin hâle geliyor ki siviller uçakların kalkışını haber veren erken uyarı ağları kuruyor. Üçüncü ve belki de en karanlık yöntem ise ülke genelindeki gözaltı merkezleri ve hapishaneler oluyor. Bu tesislerde binlerce kişi işkence görüyor ve birçoğu geri dönmüyor. Rejimin bu baskı sisteminin iç yüzü, güvenlik servislerinden kaçan bir görevlinin —“Caesar” kod adlı bir muhbirin— ülke dışına çıkardığı on binlerce fotoğraf sayesinde ortaya çıkıyor. Fotoğraflar işkence altında ölmüş, açlıktan kemikleri sayılan, tanınmaz hâle gelmiş cesetleri gösteriyor. Bu görüntüler Suriye’deki hapishane sisteminin nasıl bir ölüm makinesine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Yazı daha sonra önemli bir kavramsal tartışmaya giriyor: Bu ölçekte bir katliam neden “soykırım” olarak tanımlanmıyor? Uluslararası hukuka göre soykırım, belirli bir etnik veya dini grubun yok edilmesi niyetiyle yapılan katliamları ifade ediyor. Suriye’de ise rejim esas olarak siyasi muhalifleri hedef alıyor; kurbanlar farklı mezhep ve kimliklerden geliyor. Bu yüzden hukuki tanım açısından olay “soykırım” kategorisine girmiyor. Gopal’a göre bu durum, hukuk kategorilerinin gerçek trajediyi tam olarak yakalayamadığını gösteriyor. Yazar burada farklı bir kavram öneriyor: bazı Suriyeli düşünürlerin kullandığı “politicide” yani “siyasetin yok edilmesi.” Rejimin amacı yalnızca insanları öldürmek değil; insanların birlikte örgütlenme, konuşma ve kolektif olarak hareket etme kapasitesini ortadan kaldırmak oluyor. Gopal bu noktada antik Yunan düşüncesine gidiyor ve Aristoteles’in insanı “politik hayvan” olarak tanımlayan fikrini hatırlatıyor. İnsanlar ihtiyaçlarını tek başına karşılayamıyor; birlikte hareket etmek zorunda kalıyor. Bu yüzden siyaset yalnızca partiler ve devlet kurumlarıyla ilgili bir alan değil, insanların ortak sorunları çözmek için kurdukları ilişkilerden doğuyor. Suriye’deki olaylar kısa bir süre için bunun somut örneğini gösteriyor. 2012’de bazı şehirlerde rejim geri çekildiğinde yerel konseyler, gazeteler, sendikalar ve sivil örgütler hızla ortaya çıkıyor. İnsanlar çöpleri toplamak, ekmek dağıtmak, bilgi paylaşmak gibi temel ihtiyaçları karşılamak için birlikte örgütleniyor. Yani siyaset kendiliğinden doğuyor. Gopal’ın vardığı sonuç şu: Suriye’deki savaş yalnızca bir iç savaş değil; aynı zamanda insanların politik varlık olarak yaşama kapasitesine karşı yürütülen bir savaş oluyor. Rejim bu kapasiteyi yok etmeye çalışıyor. Ancak yazar iyimser bir notla bitiriyor: insanlar örgütlenme ve birlikte hareket etme eğilimini tamamen kaybetmiyor. Baskı ne kadar güçlü olursa olsun, insanlar yeniden siyaset yapmaya, yani birlikte hareket etmeye geri dönüyor.