08 Mart 2026 Havadisleri
Adrian Wooldridge’in yazısı, liberalizmin bugün ciddi bir kriz içinde olduğunu kabul ederek başlıyor; fakat bu krizin liberalizmin sonu değil, yeniden düşünülmesi gereken bir dönem olduğunu savunuyor. Wooldridge’e göre Batı’da liberal siyaset giderek zayıflıyor: Britanya’da Keir Starmer hızla popülerliğini kaybetti, Fransa’da Emmanuel Macron siyasi gücünün sonuna yaklaşmış görünüyor, Almanya’da ise Friedrich Merz benzer bir kaderle karşılaşabilir. Bu tablo yalnızca kötü liderlerin değil, köhneleşmiş bir liberal düzenin göstergesi olarak yorumlanıyor. Yazarın temel iddiası, son kırk yıl boyunca Batı’da liberalizmin belirli bir versiyonunun hâkim olduğudur: ekonomik alanda deregülasyon ve kültürel alanda bireysel özgürlüklerin genişlemesi. Bu sentez, Bill Clinton ve Tony Blair döneminde güçlü biçimde temsil edildi. Ancak Wooldridge’e göre bu model artık ciddi sorunlar üretmeye başladı. Sosyal eşitsizliklerin büyümesi, teknokratik elitlerin toplumdan kopması ve göç, suç ya da toplumsal entegrasyon gibi meselelerin çözülmemesi liberalizme yönelik büyük bir tepki doğurdu. Bu tepki yalnızca popülist hareketlerden gelmiyor; aynı zamanda “postliberalizm” olarak adlandırılan yeni bir düşünsel akımdan da geliyor. Örneğin siyaset teorisyeni Patrick Deneen liberalizmin başarısının kendi çöküşünü hazırladığını ileri sürer: bireycilik, toplumsal bağları zayıflatır ve toplumda anlam boşluğu yaratır. ABD’de Adrian Vermeule gibi düşünürler devletin özgürlüğü korumaktan ziyade “iyi düzeni” sağlaması gerektiğini savunur. İngiltere’de ise Roger Scruton’un fikirlerinden esinlenen muhafazakâr düşünürler liberalizmin yerine daha gelenekçi bir siyasal düzen önermektedir. Wooldridge bu eleştirilerin bazı noktalarının haklı olduğunu kabul eder. Liberal elitlerin gerçek sorunlara karşı körleştiğini ve kendi kapalı çevrelerinde yaşamaya başladığını söyler. Buna rağmen postliberal alternatiflerin ikna edici olmadığını düşünür. Ona göre bu akımlar liberalizmin hatalarını teşhis etse bile uygulanabilir bir siyasi model sunamaz. Ayrıca liberal kurumların ortadan kalkması, tarihin gösterdiği gibi, otoriter ve tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Yazar liberalizmin geçmişte de benzer krizlerden geçtiğini hatırlatır. 19. yüzyılın sonlarında klasik laissez-faire liberalizmi yetersiz kalınca “Yeni Liberalizm” ortaya çıktı. T. H. Green, Leonard Hobhouse gibi düşünürler daha müdahaleci ama bireysel özgürlükleri koruyan bir liberal devlet fikrini geliştirdi. Ardından refah devleti, Keynesçi ekonomi politikaları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası liberal düzen bu düşüncelerden doğdu. Dolayısıyla liberalizmin tarihi aslında sürekli kendini yenileme tarihidir. Wooldridge’e göre bugün yapılması gereken de benzer bir yenilenmedir. Bunun için üç temel strateji önerir. İlk olarak liberaller son kırk yılın otomatik refleksi hâline gelen ekonomik ve kültürel deregülasyon fikrini yeniden düşünmelidir. Büyük teknoloji şirketlerinin aşırı güç kazanması veya kimlik siyaseti gibi olgular liberal bireycilik ilkesini zedeleyebilir. İkinci olarak liberaller kendilerini temsil eden köhnemiş elitlerden uzaklaşmalı ve yeni reformcu kadrolar yaratmalıdır. Üçüncü olarak liberalizm yeniden güçlü bir dil ve anlatı geliştirmelidir; çünkü günümüzde liberal siyasetçiler çoğu zaman bürokratik ve inandırıcılıktan uzak bir dil kullanmaktadır. Sonuç olarak Wooldridge liberalizmin öldüğünü değil, yalnızca yorgun ve yönünü kaybetmiş olduğunu savunur. Ona göre liberalizmin temel ilkeleri —bireyin önceliği, fikirlerin özgür tartışması ve gücün sınırlanması— modern toplumların karşılaştığı en büyük sorulara hâlâ en makul cevapları sunmaktadır. Sorun bu ilkelerin kendisinde değil, onları savunan siyasal düzenin kendini yenileyememesindedir. Liberalizm ancak yeni sorunlara cesur ve eleştirel biçimde yanıt verebildiği ölçüde yeniden güç kazanacaktır.
Chang Che’nin yazısı, Çin’de klasikler çalışmalarının son yıllarda neden bu kadar önem kazandığını, bunun da yalnızca akademik bir merakla değil, doğrudan ideolojik ve siyasal bir arayışla bağlantılı olduğunu anlatıyor. Metinde özellikle Xi Jinping döneminde Konfüçyüsçü mirasa ve genel olarak “klasikler” düşüncesine verilen resmî desteğin arttığı vurgulanıyor. Bu ortamda Liu Xiaofeng gibi isimlerin etkisi büyüyor; Liu’nun yaklaşımı klasik metinleri yalnızca tarihsel olarak incelemek değil, onları Çin’in kültürel ve siyasal öz güvenini güçlendirecek araçlar olarak yeniden işlevlendirmek. Böylece klasikler, üniversite koridorlarından çıkıp devlet düşüncesinin parçası hâline geliyor. Yazının ilginç tarafı, burada yalnızca Çin klasiklerinin değil, Greko-Romen klasiklerin de devreye girmesi. Bazı Çinli akademisyenler Antik Yunan ve Roma’yı, Batı’nın uzun süre kendine mal ettiği “yüksek uygarlık” mirasına ulaşmanın bir yolu gibi görüyor. Ancak bu yaklaşım, Batı’daki güncel klasikler tartışmalarıyla çatışıyor. Amerika’da ve Avrupa’da klasikler alanı son yıllarda ırk, sömürgecilik, dışlama ve beyaz üstünlükçülük tartışmalarıyla sarsılırken; bazı Çinli araştırmacılar bu eleştirel yönelimi rahatsız edici, hatta “kültür devrimi” benzeri bir yıkıcılık olarak algılıyor. Onlar için klasikler, merkezin dağıtılması gereken bir ayrıcalık dili değil; tam tersine, kültürel meşruiyet ve entelektüel prestij sağlayan bir alan. Metin sonunda bu gerilim daha geniş bir soruya açılıyor: klasikler ne içindir? Geçmişi eleştirel biçimde anlamak için mi, yoksa bugünün ulusal ve kültürel projelerine dayanak sağlamak için mi? Çin’de yükselen klasikler ilgisi, bu ikinci cevaba daha yakın duruyor. Bu yüzden yazı yalnızca akademik bir alanın dönüşümünü değil, Çin’in Batı’yla kurduğu daha derin kültürel rekabeti de görünür kılıyor. Burada mesele Homeros ya da Konfüçyüs okumak değil sadece; kim uygarlığın gerçek mirasçısı, kim evrensellik iddiasında bulunabilir ve kim geçmişi kendi geleceği için kullanabilir sorusu.
Robin Wright’ın yazısı, İran’a karşı başlatılan savaşın yalnızca askeri bir operasyon değil, bölgesel ve küresel dengeleri sarsabilecek bir kriz olduğunu anlatıyor. Metnin temel sorusu basit ama ağır: Bu savaş nereye gidiyor? Yazı önce tarihsel arka planı hatırlatıyor. 1979’daki İran Devrimi’nden beri İran’daki İslam Cumhuriyeti, Amerika’nın sekiz başkanıyla karşı karşıya geldi. İran kendini ABD ve İsrail’e karşı bir savunma devleti olarak görürken, Washington ve Tel Aviv onu Orta Doğu’nun en tehlikeli aktörü olarak değerlendirdi. Wright’a göre şimdi Donald Trump ve Benjamin Netanyahu bu rejimi hem askeri hem de siyasi olarak yıkmayı hedefleyen bir savaşa girişmiş durumda. Üstelik Trump bunu Kongre’den resmi bir savaş yetkisi almadan yaptı. ABD’nin yürüttüğü operasyonun ölçeği oldukça büyük. “Operation Epic Fury” adı verilen harekât için Amerika hava gücünün neredeyse yarısını ve donanmasının üçte birini bölgeye gönderdi. Günlük maliyetin yaklaşık 900 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Savaşın ilk haftası askeri açıdan yıkıcı oldu: İran’ın lideri Ali Hamaney ve birçok üst düzey yetkili öldürüldü, balistik füze kapasitesi ciddi biçimde zarar gördü, donanması ağır darbe aldı. Ancak yazının asıl vurgusu şu: İran beklenenden çok daha sert karşılık verdi. İran, ABD müttefiki birçok Körfez ülkesine füze ve drone saldırıları düzenledi. Amerikan üsleri ve diplomatik temsilcilikleri hedef alındı. Hatta İsrail’in hava savunma sistemi “Iron Dome” bile bazı saldırıları durdurmakta zorlandı. Ayrıca İran’ın müttefiki olan Hizbullah da Lübnan’dan İsrail’e karşı ikinci bir cephe açtı. Bu çatışma hızla uluslararası bir krize dönüştü. Başta savaşa katılmak istemeyen Avrupa ülkeleri bile sonunda devreye girdi. İngiltere, Fransa ve Almanya bölgeye askeri destek verdi. Bir hafta içinde 17 ülke savaşın içinde yer almaya başladı. ABD hatta Ukrayna’dan bile İran drone’larına karşı mücadele deneyimi konusunda yardım istedi. Savaşın etkisi yalnızca askeri değil, ekonomik de oldu. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatmasıyla petrol fiyatları yükseldi ve küresel piyasalar sarsıldı. Bu boğazdan dünya petrolünün yaklaşık beşte biri geçiyor. Böylece İran ağır darbeler alsa bile hâlâ ciddi bir stratejik koz elinde tutuyor. Yazının son kısmı savaşın siyasi sonucuna odaklanıyor. ABD ve İsrail rejim değişimi hedeflese de bunun gerçekleşmesi garanti değil. İran halkı hükümete kızgın olsa da dış saldırı milliyetçi bir tepki doğurabilir. Rejim zayıflasa bile tamamen yıkılmayabilir; hatta krizden sonra daha sert ve daha kapalı bir yönetim ortaya çıkabilir. Wright’ın vardığı sonuç oldukça karamsar: İran büyük zarar görse bile hayatta kalırsa bunu bir tür zafer olarak sunabilir. O zaman ortaya çıkacak tablo, zayıflamış ama hâlâ iktidarda olan, daha paranoyak ve daha sert bir İran rejimi olabilir. Ve bu durumda İran’ın 92 milyonluk nüfusu, hem savaşın yıkımı hem de kendi rejimlerinin baskısı arasında sıkışıp kalacaktır.