02 Mart 2026 Havadisleri
Thomas Peermohamed Lambert’ın yazısı, Jeffrey Epstein skandalını yalnızca bireysel bir suç hikâyesi olarak değil, elit güç ağlarının işleyişini gösteren daha geniş bir toplumsal model olarak yorumluyor. Yazara göre Epstein olayını iki şekilde okumak mümkün: birincisi, onu “sistemdeki istisnai bir bozulma” olarak görmek; ikincisi ise olayın elitlerin kendi içlerinde kurdukları kapalı ve korunaklı iktidar ağlarını açığa çıkardığını düşünmek. Lambert ikinci yorumu savunuyor. Metin bu fikri açıklamak için antropoloji tarihine uzanıyor. 19. yüzyılda Franz Boas’ın Kuzeybatı Amerika’daki yerli topluluklarda keşfettiği gizli “yamyam toplulukları” gibi örnekler, toplum içinde kapalı ritüellerle örgütlenen elit gruplara işaret eder. Daha sonra Afrika ve başka bölgelerde de benzer gizli kardeşliklerin bulunduğu gözlemlenmiştir. Bazı antropologlara göre bu tür örgütler, toplum içinde hiyerarşi yaratmanın bir yolu olarak işlev görür: gizli ritüeller, korku ve sır paylaşımı üyeler arasında güçlü bağlar kurar ve dışarıdaki çoğunluğu dışlar. Lambert bu modeli modern topluma uygular. Ona göre Epstein çevresinde oluşan ağ —politikacılar, milyarderler, akademisyenler ve ünlüler— klasik anlamda bir “gizli toplum” gibi çalışıyordu: ortak sırlar, karşılıklı bağımlılık ve güçlü kurumların koruması. Örneğin Epstein’ın 2007’de aldığı olağanüstü hafif ceza anlaşması ve suç ortaklarına verilen geniş dokunulmazlık, yazara göre elit dayanışmasının işaretiydi. Yazı ayrıca modern kurumların da benzer bir mantıkla çalışabildiğini öne sürer. Hukuk sistemi veya bürokrasi bazen yalnızca adalet dağıtan mekanizmalar değil, dışarıdakileri korkutan ve içerdekileri koruyan kapalı “loncalar” gibi davranabilir. Epstein’ın mağdurlarına karşı açtığı çok sayıda dava tehdidi, bu güç asimetrisinin bir örneği olarak verilir. Lambert’in temel iddiası şu: toplumlarda eşitsizlik arttıkça elitler arasındaki bağları güçlendiren daha gizli ve karmaşık mekanizmalar ortaya çıkar. Epstein skandalı da bu eski sosyal mantığın modern bir versiyonu olabilir. Bu yüzden mesele yalnızca bir suç dosyası değil; iktidarın nasıl örgütlendiğini anlamak açısından da önemli bir vaka olarak görülmelidir.
John Derbyshire’in yazısı, William Hazlitt’in Sarah Walker’a duyduğu yıkıcı tutkuyu merkeze alarak, aşk saplantısını neredeyse bağımsız bir psikolojik felaket biçimi olarak ele alıyor. Metnin ana kavramı philocaption: insanın kendisini bütünüyle ele geçiren, aklıyla alay eden, aşağılayıcı ama yine de vazgeçilmez görünen bir tutku hâli. Derbyshire, George Gissing’den Ernest Dowson’a ve Somerset Maugham’a kadar başka örnekler verse de asıl ilgisi Hazlitt’in vakasında yoğunlaşıyor. Çünkü Hazlitt yalnızca bu tür bir saplantıyı yaşamış biri değil; onu edebî olarak neredeyse teşhir düzeyinde kayda geçirmiş bir yazar. Liber Amoris bu yüzden yalnızca bir aşk anlatısı değil, insanın kendi aşağılanmasını bile berraklıkla gözlemleyebildiği ama yine de ondan kurtulamadığı bir iç çöküş belgesi hâline geliyor. Yazının güçlü tarafı, Sarah Walker’ı romantik bir femme fatale gibi büyütmemesi. Derbyshire’a göre Walker olağanüstü biri değil; sıradan, sınırlı, hatta Hazlitt’in zihninde yüklediği anlamı taşımayan genç bir kadın. Trajedi de tam burada yatıyor: Hazlitt’i mahveden şey kadının gerçekliği değil, kendi zihninin ona yüklediği büyü. Derbyshire bu yüzden Hazlitt’in trajedisini yalnızca karşılıksız aşk olarak değil, kendini kandırmanın en acı biçimlerinden biri olarak okuyor. Üstelik Hazlitt bunun farkında da; kendi küçük düşüşünü görüyor, hatta kayda geçiriyor, ama gene de ondan çıkamıyor. Bu da metne hem acıklı hem de zaman zaman neredeyse komik bir ton veriyor. Özellikle boşanıp Sarah’yla evlenme hayaline kapılması, oysa kadının böyle bir niyet belirtmemiş olması, saplantının aklı nasıl parçaladığını gösteriyor. Derbyshire sonunda Hazlitt’in özel hayatını onun daha genel düşünce yapısıyla ilişkilendiriyor. Hazlitt’in insan karakterinin temelde değişmez olduğuna dair karamsar görüşleri, hem aşk hayatındaki tekrar eden yıkımlarla hem de politik hayal kırıklıklarıyla birleşiyor. Gençliğinde Fransız Devrimi’nin umutlarına bağlanan Hazlitt, yaşlandıkça hem kamusal hem özel alanda düş kırıklıkları yaşayan bir figüre dönüşüyor. Böylece Sarah Walker vakası, tek başına bir romantik felaket olmaktan çıkıp Hazlitt’in bütün ruh hâlini özetleyen bir simgeye dönüşüyor: büyük zekâ, keskin özbilinç, güçlü arzu ve bunların hiçbirinin insanı kendi yanılgısından kurtaramaması. Kısacası yazı, aşk üzerine değil sadece; insanın kendisini bilmesinin, kendisini kurtarmaya neden yetmediği üzerine de.