BBC, William Golding’in klasik eseri Sineklerin Tanrısı‘nı (Lord of the Flies) 8 Şubat 2026’da yayınlanan 4 bölümlük bir mini dizi olarak uyarladı. Terry Eagleton’un bu yapım üzerine yazı kaleme almış Unherd‘de.
Eagleton Sineklerin Tanrısı’nın meşhur karamsar tezine doğrudan meydan okuyor. Golding’in romanı genellikle şu fikrin alegorisi olarak okunur: uygarlığın ince kabuğu kırıldığında insan doğası hızla barbarlığa geri döner. Eagleton’a göre romanın gizli tezi budur. Golding’in William Golding olarak II. Dünya Savaşı deneyimi ve Anglikan inancı, insanın içindeki “düşüş” (fall) fikrine güçlü bir inanç üretmişti. Issız adaya düşen çocukların kısa sürede şiddete sürüklenmesi de bu tezin dramatik bir gösterisi. Eagleton burada edebiyat tarihinin ironik bir oyununa dikkat çekiyor. Golding aslında bir Viktorya macera klasiğini tersyüz ediyordu: Robert M. Ballantyne’nin The Coral Island (Mercan Adası). Ballantyne’de adaya düşen çocuklar Britanya imparatorluk ahlakı sayesinde düzen kurar; Golding’de ise aynı tür karakterler hızla barbarlaşır. Böylece roman, yalnızca insan doğası hakkında değil, İngiliz orta sınıfının “medeni karakter” mitleri hakkında da karanlık bir parodiye dönüşür. Eagleton’a göre Golding burada bir bakıma İngiliz establishment’ından intikam alıyordur.
Ama Eagleton’un asıl eleştirisi metodolojik. Romanın insan doğası hakkında vardığı sonuçların “hileli” olduğunu düşünüyor. Çünkü Golding deneyini yetişkinlerle değil çocuklarla kurar. Çocuklar zaten yarı-sosyal varlıklardır; henüz kurumlar, alışkanlıklar ve sorumluluklar tarafından biçimlenmemişlerdir. Dolayısıyla adadaki hızlı çöküş şaşırtıcı değildir. Eagleton ironik biçimde sorar: aynı adaya bir Yorkshire bando takımı ya da muhasebeciler konulsaydı sonuç aynı olur muydu? Bu noktada Golding’in kurduğu deneyin sonucu baştan belirlediğini öne sürer.
Bu eleştiriyi daha geniş bir düşünsel çerçeveye yerleştirir. Golding’in görüşü, kısmen Freud’un insan doğasına dair karamsar yorumlarının popülerleşmiş bir versiyonudur ve aynı zamanda Britanya imparatorluk tarihinin “medeniyet/barbarlık” ikiliğiyle şekillenmiştir. Eagleton burada Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği) gibi metinleri hatırlatır: imparatorluk ideolojisi çoğu zaman barbarlığı dışarıda ararken onun kendi içinde olduğunu fark eder.
Eagleton’un önerdiği alternatif ise ne liberal iyimserlik ne de muhafazakâr karamsarlıktır. İnsan doğası çelişkilidir. Aynı yetenekler hem hastaneler kurmamızı hem de soykırım yapmamızı mümkün kılar. İnsanlar sincaplardan daha gelişmiş kurumlar kurabilir; ama aynı nedenle nükleer silah da üretebilirler. Eagleton’un ironik örneği bu paradoksu berraklaştırır: sincapların Ulusal Sağlık Sistemi yoktur, ama CIA gibi gizli işkence merkezleri de yoktur.
Metnin sonu politik olarak keskin bir noktaya gider. Eğer Sineklerin Tanrısı gerçekten insan doğasının kaçınılmaz barbarlığını gösteriyorsa, o zaman insanların işlediği suçlar da kısmen “doğal” sayılabilir. Eagleton bu düşüncenin tehlikeli olduğunu savunur. Örneğin II. Dünya Savaşı veya Holokost insan doğasının kaçınılmaz sonucu değildi; belirli tarihsel koşulların ürünüydü. Aynı şekilde milyonlarca insan da Nazizmi durdurmak için hayatını verdi.
Sonuçta Eagleton’ın argümanı şu: Golding’in romanı güçlü bir edebi alegoridir, fakat insan doğası hakkında nihai bir teori değildir. İnsanlık ne doğal olarak melek ne de kaçınılmaz biçimde canavardır. İnsan dediğimiz varlık, aynı anda hem felaket hem umut üretme kapasitesine sahip çelişkili bir canlıdır. Ve tarih, bu çelişkilerin nasıl yönlendirildiğinin hikâyesidir.