Hey gidi Selâhattin Darvınoğlu, bu dünyadan göçtün gittin. Kendi derdini memleketin derdi, memleketin derdini kendi derdi belleyen az sayıda insandan biriydin. Pek çoklarının inanmak istediği şekliyle cehennemlik bir adamdın. İdeallerinin peşinde koşan ve tam da bundan ötürü çoğu kez yalnız kalan bir adamdın. Ömrünü vakfedebileceğin bir “proje”nin varlığı (bitiremediğin ansiklopedin) bile içinde soluduğun ülkeye fazla idi. Bugünden bakınca da durum pek değişmedi. Gelgelelim hiçbir zaman karşılık da bulmayacak şeylerdi emellerin. Havasından mı suyundan mı, yönteminden mi bilemiyorum ama ne eğitmek mümkün, ne de bunu bir “ideal” belleyip aksi-huzursuz bir şeye evrilmek. İkisi de çıkmaz sokak gibi. İlkinin cazibesini, insan yaş aldıkça görse de, onun da “huzur” getirmeyeceğini pekalâ biliyor. Ruhun şad olsun Selâhattin Bey. Kimbilir belki de Cevdet’in abisi Nusret Bey ile karşılaşmışsınızdır oralarda.
Pamuk ondan bahsederken şöyle diyor, YKY’deki Babalar, Analar ve Oğullar (2018) üçlemesindeki [Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Kırmızı Saçlı Kadın] metin sonu “Söyleşilerden Parçalar”da:
Günümüzde ülkesini yalnızca kültürle ve radikal olarak değiştirmeyi amaçlayan daha az çıkıyor. Selâhattin Bey’in ansiklopedist torunları ise ne yazık ki onun gibi kendi istedikleri ansiklopedileri yazamıyorlar. Bugün bir düşünce ithalatçısı olarak da Selahattin Bey kadar radikal değiliz, bence. Sonuç olarak Selahattin Bey gibilerini küçümsediğim sanılsın istemiyorum.
Cüce Recep ve Fatma Hanım. Ne yaman karakterler. Fatma’nın bilinçakışı, dinmek bilmeyen iç sesi. Ne yana dönsek peşimizi bırakmayacak, hangi sayfaya atlasak ardımızdan gelen hırs, kin, nefret ve yoğun tiksinme duygusunu her yanında yeşertebilmesi. Recep’in sakinliği, bedeni ile uyumsuz, vakur ve “dağ gibi adam” hissiyatı. Recep için Erik Drysdale’in şu yorumunu pek değerli buldum:
Yalnız olmasına, Fatma’nın kötü muamelesine ve kasaba halkının keyfi zorbalığına rağmen, haysiyet ve zarafetini korumaktadır. Tüm karakterler arasında, [Selâhattin] Bey ailesinin onurunu korumaya en çok özen gösteren kişi o gibi görünmektedir. Gayri meşru statüsü (sadece büyükannesi tarafından bilinen bir sır) göz önüne alındığında, motivasyonları tam anlamıyla açıklığa kavuşmamıştır.
Behçet Necatigil Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü‘nde (Varlık, 1992) kitaptan bahsederken Hasan için “sağcı bir terörist” der. Nedense memleketin makus talihine ve tarihine rağmen bu söylem şaşırtıcı gelir. Bu denli kolay kullanılmasına alışmak istemeyeşimdendir muhtemelen. Drysdale, onun kadınlara bakışını, Madonna-fahişe sendromu ile tanımlanabileceğini söyler. Pek ilgimi çekmedi. Hasan ve Metin kitap boyunca “zırvalayan” tiplerdi, pek kulak asmamak gerekir. Selâhattin-Fatma-Recep üçlüsü başlı başına Sessiz Ev‘i inşa eder. Onlar yeterli geldi bana. Güçlü karakterler.
Kitabın bende ilk baskısı (1983, Can) var, önemsiz bir detay mı emin olamadım ama bu hoşuma gitti. Üçüncü sayfanın altına yazılmış: “Bu kitabın Türkiye’deki yayın hakları, Can Yayınları’nca Orhan Pamuk’tan satın alınmıştır. (1983)” Tabiki bunda da “editör bilgisi” yok, hatta diğer isimler de, kapak resmi hariç: Esat Tekand.
Bir zamanlar Madaralı Roman Ödülleri varmış. Köy enstitülerinde öğretmenlik yapan Fikret Madaralı ve eşi bu işe girişmiş. Sessiz Ev de bu ödülü almış (1984) oradan öğrendim. Sonraki basımlarında girişe yazmışlar: 1984 Mandaralı Roman Armağanı. İncelikli işler. Mazi işte. Kalpte bir yara olmanın ötesine geçirmek gerekse de, kalpte bir yara.