Kayda Geçsin – VI

15 Ocak 2026’nın Havadisleri

Bugün yaşadığımız hayat pahalılığı (konut, sağlık, eğitim vb.) çoğu zaman “piyasalar bozuldu” diye açıklanıyor. Oysa Michael Dioguardi’ye göre asıl sorun piyasalar değil, devletlerin kendilerini finanse etme biçimi. Modern devletler, vergilerle ya da gerçek tasarruflarla sınırlı kalmak yerine, merkez bankaları aracılığıyla sürekli kredi ve para üretimine dayanıyor. ABD’de bunun merkezinde Federal Rezerv gibi kurumlar var. Bu yeni para herkese eşit dağılmıyor. Önce bankalara, finansal piyasalara, büyük şirketlere ve devletle yakın sektörlere gidiyor. Bu kesimler erken fayda sağlarken, geniş toplum kesimleri paranın etkisini fiyatlar artınca hissediyor. Sonuç: ev fiyatları, kiralar, sağlık ve eğitim giderleri hızla yükseliyor; maaşlar ise geriden geliyor. Yani “ulaşılamazlık krizi”, tesadüf değil, sistemin doğal sonucu. Peki bu sistem neden sürüyor? Çünkü her büyük kriz (2008 finans krizi, pandemi vb.) daha fazla harcama ve para basmayı “zorunlu” gösteriyor. Kriz bitse bile, bu dönemde kazanılan yetkiler geri alınmıyor. Devlet ve merkez bankaları her seferinde biraz daha büyüyor. Buna “kriz mandalı” deniyor: Geçici çözümler kalıcı hale geliyor. Yazarın temel iddiası şu: Hayat pahalılığı ne açgözlülükten ne de basit arz-talep sorunlarından kaynaklanıyor. Asıl neden, sürekli krediyle finanse edilen bir siyasal-ekonomik düzen. Bu düzen sorgulanmadıkça, “daha fazla müdahale” talepleri sorunu çözmek yerine derinleştiriyor.

Stella O’Malley, gentle parenting [aşırı nazik/hoşgörülü ebeveynlik] anlayışının çocukları okula ve hayata hazırlamakta başarısız kaldığını savunuyor. Günümüzde birçok çocuk okula başladığında kalem tutmak, sırada beklemek, kurallara uymak, hayal kırıklığına katlanmak gibi en temel becerilerden yoksun. Bunun nedeni yalnızca ekranlar değil; asıl sorun, yetişkinlerin sınır koymaktan kaçınması. O’Malley’a göre ebeveynlik, çocuğu her an mutlu tutma ve her duyguyu onaylama görevine indirgenmiş durumda. Oysa öğrenme ve olgunlaşma, kaçınılmaz olarak zorlanmayı, başarısızlığı ve hayal kırıklığını içerir. Bunlar zarar değil, gelişimin temel dinamikleridir. Disiplin “otoriterlik”, rahatsızlık ise “travma” gibi görülünce çocuklar sosyal hayata uyum sağlayamıyor. Sonuçta yük okullara düşüyor: Öğretmenler, temel davranış ve sınırları hiç öğrenmemiş çocuklarla uğraşmak zorunda kalıyor. O’Malley’nin temel iddiası şu: Çocukları koruma adına dünyadan yalıtmak, onları güçlendirmiyor; aksine kırılgan, kaygılı ve dünyaya hazırlıksız bireyler hâline getiriyor. Çocuğun merkezde olduğu ama sınırların kaybolduğu bu kültür, iyi niyetli olsa da uzun vadede zarar verici.

[Trump’ın Merkez Bankası başkanına kafa tutması malum ama ikidir meseleye şu açıdan bakan metinler görüyorum]: Michael Lind yazısında, Donald Trump ile Federal Rezerv arasındaki güncel gerilimden hareketle daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Ulusal para politikasını belirleyen bağımsız merkez bankacıları, demokratik denetimden kopuk biçimde fazla mı güç kullanıyor? Lind, Trump’ın Fed’e yönelik müdahaleci ve hukuken sorunlu girişimlerini savunulamaz bulsa da, merkez bankalarının tamamen dokunulmaz ve hesap vermez kurumlar hâline gelmesinin de ciddi siyasal ve ekonomik riskler taşıdığını vurguluyor. Sorun, bireysel aktörlerden ziyade, para politikasının seçilmiş siyasal iradeyle uyumsuz ve çoğu zaman ona karşıt biçimde işlemesine izin veren kurumsal tasarımda yatıyor. Lind, özellikle Paul Volcker ve Alan Greenspan dönemlerini ele alarak, Fed’in son yarım yüzyıldaki sicilinin işçi sınıfı aleyhine şekillendiğini savunuyor. Enflasyonla mücadele adına yüksek faizler, kitlesel işsizlik ve ücret baskısı meşru araçlar olarak kullanılırken, bunun ABD’nin sanayi gücünü ve toplumsal dengelerini zayıflattığı ileri sürülüyor. Merkez bankacıların, yatırımcılar ve işverenlerle ortak bir değer dünyasını paylaştığı; örgütlü emeği zayıflatmayı ve işsizliği kabul edilebilir gördüğü belirtiliyor. Bu nedenle Lind, para politikasının daha güçlü bir demokratik hesap verebilirlik mekanizmasına bağlanmasının artık ertelenemez bir ihtiyaç olduğu sonucuna varıyor.

Benjamin Balthaser, 7 Ekim sonrası Gazze savaşıyla birlikte ABD’de Yahudi siyasetinin köklü biçimde değiştiğini dile getiriyor. Uzun yıllar boyunca Amerikan Yahudilerinin İsrail’e koşulsuz destek verdiği varsayılırken, son dönemde özellikle genç ve sol eğilimli Yahudiler arasında anti-Siyonist ve Filistin’le dayanışmacı bir çizgi güç kazandı. Jewish Voice for Peace gibi örgütlerin öncülük ettiği protestolar, ABD tarihindeki en geniş Yahudi-Filistin dayanışması hareketini oluşturdu. Buna karşılık Anti-Defamation League gibi geleneksel Yahudi kurumları, İsrail eleştirisini “antisemitizm” olarak tanımlayarak bu grupları marjinalleştirmeye çalıştı. Balthaser’a göre bugün ABD’deki asıl bölünme, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasında değil; Siyonist kurumlar ile anti-Siyonist Yahudi sol arasında yaşanıyor. Bu kırılma yalnızca ortadoğu siyasetiyle ilgili değil; ifade özgürlüğü, üniversiteler, ABD dış politikası ve sınıf siyaseti gibi daha geniş alanlara da yayılıyor.