11 Ocak 2026’nın Havadisleri
David Brooks yazısında George Packer’ın romanı The Emergency üzerinden bugünün siyasal ve ahlaki krizini tartışıyor. Orwellvari bir alegoriyle kurulan romanda, hem sağ hem soldaki popülist öfkenin, ekran bağımlılığı ve yapay zekâ fetişizmiyle birleşerek liberal demokratik düzeni nasıl aşındırdığı gösteriliyor. Brooks’a göre bu tür bir kurmaca, içinde yaşadığımız zamanı doğrudan analizlerden daha berrak biçimde görmemizi sağlıyor. Romanın merkezindeki Hugo Rustin, diyaloğa ve uzlaşmaya inanan, John Stuart Mill geleneğinden gelen ılımlı bir liberal figür. Ancak Brooks, Rustin’in trajedisini yalnızca dış düşmanlarda değil, kendi körlüklerinde buluyor: Meşruiyetini yitiren eski düzeni fark edememesi, zorbalığa zamanında karşı koyamaması ve statü kaybını telafi etmek için yaptığı naif hamleler. Buna karşılık genç kuşak, daha sert, daha kuşkucu ve çatışmacı bir siyasal gerçekçilikle hareket ediyor. Yazı buradan, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çözülüşüne uzanıyor. Brooks, Reinhold Niebuhr’un The Children of Light and the Children of Darkness eserine yaslanarak, gücü merkeze alan “karanlığın çocukları” ile ideallere tutunan ama çoğu zaman saf kalan “ışığın çocukları” arasındaki kadim gerilimi hatırlatıyor. Günümüz siyasetinde öne çıkan isimler — Donald Trump, Vladimir Putin, Xi Jinping — bu karanlık gerçekçiliğin somut örnekleri olarak anılıyor. Brooks’un vardığı sonuç net: Ilımlı liberaller nostaljiye sığınamaz, saf ahlakçılıkla yetinemez ama bütünüyle Machiavellist de olamaz. Gereken şey, Niebuhr’un önerdiği gibi, gücün gerçekliğini tanıyan ama onu dizginlemeye çalışan daha sert, daha uyanık bir liberal tutum. Çünkü tarih, yıkılan düzenlerin ancak böyle bir bilinç ve kararlılıkla yeniden kurulabildiğini gösteriyor.
Oona A. Hathaway yazısında Trump yönetiminin Venezuela’da Nicolás Maduro’yu hedef alan gizli askerî operasyonunu, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası hukuk düzenine açık bir saldırı olarak değerlendiriyor. Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın temel ilkesi olan “güç kullanımının yasaklanması”nın aşınmasının, dünyayı yeniden “haklı olan güçlüdür” anlayışına sürüklediğini savunuyor. Hathaway, 1945’ten sonra büyük güçler arasında savaş yaşanmamasını ve sınır aşan çatışmalardaki görece düşük can kaybını tarihsel bir istisna olarak değil, bilinçli bir hukuk düzeninin sonucu olarak okuyor. Ancak 2000’lerden itibaren, özellikle ABD’nin 11 Eylül sonrası “devlet dışı aktörlere karşı meşru müdafaa” yorumunu genişletmesiyle bu sınırların çözüldüğünü vurguluyor. Sonuç çarpıcı: 1989–2014 arasında yılda ortalama 15 binin altında olan sınır aşan çatışma ölümleri, 2014’ten sonra 100 binin üzerine çıkıyor. Hathaway’e göre Venezuela operasyonu, uyuşturucuyla mücadele ya da rejim eleştirisi gerekçeleriyle hukuken meşrulaştırılamaz; uluslararası hukuk böyle durumlarda yalnızca diplomatik ve ekonomik yaptırımlara izin verir. Asıl tehlike, bu örneğin başkaları tarafından da taklit edilmesi. Hathaway, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde olduğu gibi, devletlerin birlikte hareket ederek hukuku savunmaması hâlinde, seksen yıllık kırılgan barışın “yavaş yavaş ve sonra birden” çökeceği uyarısıyla yazıyı bitiriyor.
D. Graham Burnett, Alyssa Loh ve Peter Schmidt yazılarında çağımızın “dikkat krizi”ni yalnızca dijital teknolojiye bağlamanın yetersiz olduğunu savunuyor. Sorun, ekranların varlığından çok, dikkatin dar, ölçülebilir ve verimlilik odaklı bir kaynak olarak ele alınmasında yatıyor. Trilyon dolarlık dikkat ekonomisi, insanı makinelere odaklanan bir “üretkenlik aygıtı” gibi görmeye dayanan bu anlayışı hem dayatıyor hem de yeniden üretiyor. Yazarlar, dikkatin bu biçimde düşünülmesinin kökenlerini 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki laboratuvar çalışmalarına kadar izliyor. James McKeen Cattell’den Norman H. Mackworth ve Donald Broadbent’e uzanan çizgide, dikkat giderek ölçülen, sıralanan ve optimize edilen bir mekanik kapasiteye indirgeniyor. Bu yaklaşım, savaş teknolojilerinden kumar makinelerine, oradan da günümüzün yapay zekâ destekli platformlarına kadar uzanarak, insan dikkatini metalaştıran bugünkü düzenin altyapısını oluşturuyor. Metin, bu mekanik anlayışı tarihsel ve felsefi bir karşıtlıkla kırıyor. Aziz Augustinus’tan William James’e, son olarak da Simone Weil’e uzanan başka bir dikkat geleneği hatırlatılıyor: dikkat, sevgiye, özen göstermeye ve dünyayla sahici bir ilişkiye açılan etik bir edimdir. Sonuç olarak yazarlar, ölçülemeyen, satılamayan bu insani dikkati savunmak için yeni bir “dikkat siyaseti” çağrısı yapıyor; çünkü özgürlük, ancak böyle bir dikkatin kolektif olarak geri kazanılmasıyla mümkün.
Marlène Laruelle yazısında Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa’ya dair çizdiği “çöküş” anlatısını çözümlüyor ve bunun Vladimir Putin’in yıllardır kullandığı söylemlerle dikkat çekici benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Trump yönetiminin görüşü, Avrupa’yı demografik, kültürel ve siyasal olarak gerilemiş; “wokeizm”, göç ve ulusüstü kurumlar nedeniyle kimliğini yitirmiş bir medeniyet olarak resmediyor. Bu tablo, Avrupa’yı “kurtarma” iddiasıyla Amerikan kültür savaşlarının kıtaya ihraç edilmesini de meşrulaştırıyor. Laruelle’e göre bu söylem doğrudan Moskova’dan kopyalanmış değil; kökleri ABD’nin kendi ideolojik geleneğinde yatıyor. Soğuk Savaş dönemi Yahudi-Hıristiyan antikomünizmi, 1960’lar sonrası sekülerleşme ve çokkültürlülük karşıtı tepkiler, 11 Eylül sonrası “medeniyetler çatışması” dili ve Batı’nın tehdit altında olduğu fikri, Trumpizm içinde yeniden harmanlanıyor. JD Vance, Steve Bannon, Claremont Institute çevresi ve post-liberal Katolik düşünürler bu çerçevenin başlıca taşıyıcıları olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte yazı, Trumpçı çevrelerle Rusya arasında gerçek ideolojik temas noktaları da saptıyor. Bir kesim, Putin Rusyası’nı “geleneksel değerlerin kalesi” olarak idealize ediyor; bir diğer damar Julius Evola ve Avrupa Yeni Sağı üzerinden ortak bir anti-liberal dünya görüşü kuruyor; üçüncü hat ise “Dark Enlightenment” çizgisinde Rusya’yı liberalizme karşı küresel mücadelede bir müttefik olarak görüyor. Sonuçta Laruelle, ABD ve Rusya’nın Avrupa’yı “hasta medeniyet” olarak tanımlayan benzer bir dil kullandığını, ancak stratejik hedeflerinin ayrıştığını vurguluyor. Washington Avrupa’yı kendi liderliği altında Çin’e ve İslam dünyasına karşı seferber etmeyi amaçlarken, Moskova çokkutuplu bir düzenle Batı’nın küresel ağırlığını azaltmak istiyor. Ortak düşman liberal Avrupa olsa da, bu iki proje uzun vadede birbirini dışlayan rakip medeniyet tasavvurlarına dayanıyor.
One thought on “Kayda Geçsin – V”
Comments are closed.