Kayda Geçsin – III

05 Ocak 2026’nın Havadisleri

Niko Kolodny yazısında, seçimlerin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğu fikrini sorgulayan “lottokrasi” (yöneticilerin kura ile seçilmesi) önerisini ele alıyor. Alexander Guerrero’nun kitabı [Lottocracy: Democracy Without Elections] üzerinden, seçimlerin; seçmen cehaleti, para ve medya gücü, lobiler ve elitlerin etkisi nedeniyle iyi politika üretmekte başarısız olduğu savunuluyor. Buna karşılık kura sistemi, daha temsili bir yapı ve daha rasyonel karar alma vaadi sunuyor. Ancak yazar bu öneriye eleştirel yaklaşıyor. Lottokrasinin de uzmanların, çıkar gruplarının ve gündem belirleme süreçlerinin etkisine açık olacağını; sıradan yurttaşların karmaşık politik sorunları kısa sürede sağlıklı biçimde değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını öne sürüyor. Ayrıca kura sisteminin, halkın politika üzerinde doğrudan siyasal etki ve meşruiyet duygusunu zayıflatabileceğini savunuyor. Nihayetinde Kolodny, seçimlerin kusurlu olduğunu kabul etmekle birlikte, onları tamamen kaldırmanın demokrasiyi kurtarmaktan çok daha kırılgan ve elitlere açık hale getirebileceği sonucuna varıyor. Asıl ihtiyacın, seçimleri terk etmek değil, mevcut demokratik kurumları otoriterleşmeye karşı güçlendirmek olduğu vurgulanıyor.

Luke Goldstein ve Lucy Dean Stockton makalelerinde, Venezuela’daki rejim değişikliği ihtimalinin çokuluslu şirketler için büyük bir kazanç fırsatı yarattığını savunuyor. Trump yönetiminin Nicolás Maduro’yu devirmesinden önce ve hemen sonrasında, başta enerji ve inşaat sektöründekiler olmak üzere pek çok şirket, Venezuela’ya karşı uluslararası tahkim davaları açmış durumda. Bu davalar, kamulaştırmalar, ABD yaptırımları ve siyasi istikrarsızlık nedeniyle uğranıldığı iddia edilen zararları konu alıyor. Yazıya göre bu davaların görüldüğü Dünya Bankası’na bağlı tahkim mekanizmaları (ICSID), tarihsel olarak yatırımcıların lehine işliyor. ABD destekli yeni bir Venezuela hükümetinin, bu davaları ya uzlaşmayla sonuçlandırması ya da savunmayı zayıf tutarak ülkenin kaynaklarını şirketlere aktarması olası görülüyor. Halliburton örneği özellikle öne çıkarılıyor: Şirket, ABD yaptırımları nedeniyle çekildiği Venezuela pazarındaki kayıplarının faturasını yine Venezuela’ya kesmeye çalışıyor. Makale, bu sürecin Venezuela halkı için yeni bir ekonomik egemenlik kaybı anlamına gelebileceğini; rejim değişikliğinin demokrasi ya da refah değil, şirket alacaklarının tahsili ve kamu varlıklarının özelleştirilmesi riskini taşıdığını vurguluyor. Genel tablo, askerî ve siyasî müdahalelerin arka planında, sermayenin uzun süredir beklettiği hukuki ve mali taleplerin bulunduğunu gösteriyor.

Ayyaz Mallick makalesinde, Aijaz Ahmad’ı yalnızca bir edebiyat eleştirmeni ya da teorisyen olarak değil, Hindistan’daki Hindutva gericiliğini bütünlüklü biçimde çözümleyen Marksist bir stratejist olarak ele alıyor. Ahmad’ın ayırt edici yönü, kültür, edebiyat, sınıf, milliyetçilik ve siyaseti birbirinden koparmadan, tarihsel özgüllük içinde birlikte düşünmesi. Yazının merkezinde şu fikir var: Hindutva, basitçe “dinî fanatizm” ya da “kültürel sapma” değil; anti-kolonyal projenin yarım kalması, solun kitlelerle bağ kuramaması ve ulusal ölçekte kapsayıcı bir siyasal proje üretememesi sonucu güçlenen sağcı, faşizan bir hegemonyadır. Ahmad, Gramsci’den hareketle, Hindutva’yı yalnızca baskı yoluyla değil; gündelik hayat, kültür, eğitim, dil ve “sağduyu” üzerinden kurulan bir iktidar biçimi olarak analiz eder. Mallick ayrıca Ahmad’ın Fredric Jameson’a yönelttiği ünlü eleştiriyi de vurgular. Ahmad, “Üçüncü Dünya edebiyatı”nın tek tip “ulusal alegori” olarak okunmasına karşı çıkar; edebî ve kültürel üretimin çok katmanlı, tarihsel ve sınıfsal olarak farklılaşmış bağlamlarda oluştuğunu savunur. Bu yaklaşım, onun siyasal analizine de yansır: milliyetçilik tek başına ilerici ya da gerici değildir; hangi sınıflar tarafından, hangi tarihsel koşullarda ve hangi siyasal projeyle kurulduğu belirleyicidir. Mallick, Ahmad’ın düşüncesini günümüz için net bir dersle özetler: Hindutva gibi otoriter sağ projelere karşı mücadele, yalnızca laiklik savunusu ya da seçim siyasetiyle kazanılamaz. Solun, emekçi sınıflara dayanan, kültürü ve “ulusal olan”ı sağa terk etmeyen, uzun erimli bir ulusal-popüler karşı hegemonya inşa etmesi gerekir.

Tobias Hillenbrand makalesinde, Almanya’da insanların mültecilere neden destek verdiğini ya da karşı çıktığını anlamaya çalışan bir araştırmanın bulgularını özetliyor. Çalışma, mültecilere yönelik tutumların tek başına “sağ–sol” ya da “ekonomi–güvenlik” ekseninde açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre mültecilere karşı insani duyarlılığı yüksek olan kişiler, onların refahına daha fazla önem veriyor. Mültecilerin savaş ve zor koşullardan kaçtığını vurgulayan mesajlar, insanların yardım etme isteğini ve özellikle mültecilerin kendi ülkelerinde desteklenmesini artırıyor. Ancak bu tür insani mesajlar, mültecilerin Almanya’ya kabulüne yönelik kaygıları veya göç karşıtlığını azaltmıyor. Genç erkek mültecileri öne çıkaran anlatılar, özellikle kültürel uyumla ilgili korkuları güçlendiriyor ve kabul isteğini düşürüyor. Aileleri ve çocukları öne çıkaran anlatılar ise empatiyi artırsa da, refah devleti üzerindeki yük endişelerini tamamen ortadan kaldırmıyor. Makale ayrıca Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklara dikkat çekiyor. Aynı mesajlar Doğu Almanya’da daha olumsuz tepkiler doğururken, Batı Almanya’da daha ılımlı etkiler yaratabiliyor. Bu farkın, tarihsel ve siyasal deneyimlerle ilişkili olduğu belirtiliyor. Sonuç olarak Hillenbrand, mültecilere yönelik tutumların basit sloganlarla değiştirilemeyeceğini; mesajın nasıl çerçevelendiğinin ve insanların mevcut değerlerinin belirleyici olduğunu vurguluyor. Göç tartışmalarında tek tip iletişim stratejilerinin işe yaramadığı, daha hedefli ve bağlama duyarlı yaklaşımlara ihtiyaç olduğu sonucuna varılıyor.

Mark Hammond yazısında, psikoterapinin genellikle bireysel ve özel bir alan olarak görülmesine rağmen, aslında güçlü bir toplumsal ve politik boyut taşıdığını savunuyor. Psikolojik sorunların yalnızca bireyin iç dünyasından değil, kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler, güvencesizlik ve baskılardan da kaynaklandığını vurguluyor. Hammond, psikoterapinin çoğu zaman insanlara kapitalizmin ürettiği kaygı ve acılarla uyum sağlamayı öğrettiğini, böylece istemeden de olsa mevcut düzenin sürmesine katkıda bulunabildiğini dile getiriyor. Özellikle neoliberal politikaların ruh sağlığını bireysel bir sorun gibi ele alıp, yapısal nedenleri görünmez kıldığını söylüyor. Buna karşılık, psikoterapinin tarihinden daha radikal ve demokratik yaklaşımlar örnek gösteriliyor. Özellikle Eric Berne ve Transaksiyonel Analiz geleneği, terapiyi elitist olmaktan çıkarıp herkes için erişilebilir kılmayı, güç ilişkilerini sorgulamayı ve bireyin toplumsal konumunu fark etmesini hedefleyen bir yaklaşım sunuyor. Hammond’a göre psikoterapinin kapitalizmi doğrudan yıkamayacağını [yazının başlığı “Psikoterapi Kapitalizme Meydan Okuyabilir mi?” idi] ama insanların yaşadıkları sıkıntıların toplumsal nedenlerini görünür kılarak, dayanışmayı, eleştirel düşünceyi ve daha adil bir toplum fikrini besleyebileceğini savunuyor. Psikoterapinin dönüştürücü olabilmesi için bireysel iyileşmeyi, toplumsal değişim perspektifiyle birlikte düşünmesi gerektiği vurgulanıyor.