29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali (2-7 Haziran 2026) kapsamında Yeşim Ustaoğlu’nu üç farklı oturumda dinleme imkânı buldum ve tanışıp konuştum. Kendisinin MasterClass etkinliğinden bazı notlarım vardı onları şöyle aktarabilirim:
- Sinemasını bir tür oyun bozanlık olarak görüyor. Zira ele aldığı konular çetrefil ve yönetmen elindeki araçlarla oyunu bozmaya talip, bir tür düzene çomak sokma işi. Bunu başarıyor da. Düzen değişmiyor elbette ama herkes kendi araçlarıyla yapabileceği şeyleri yapmak durumunda.
- Bellek meselesini kafaya takmış birisi ülke insanının hafızasızlığına hayli sitemkâr yaklaşıyordu.
- Hoşuma giden bir söylemi şuydu: “Filmimim [Tereddüt] “kadın filmi” şeklinde ifade edilmesinden çekinirim”. Bir seyirci bunu sorunca, böylesi bir cevap vermişti ve “ana karakterlerinin kadın olduğu film şeklinde ifade edilmesinin daha iyi olacağını” söylemişti. İnsanlar ister istemez ve kendilerince haklı birtakım kaygılarla kim filmleri/yönetmenleri böylesi bir tanımlamaya tabi tutabiliyorlar, eser sahibinin buna bir şekilde şerh düşmesi kayda değer gözüktü.
- Başka hoşuma giden şey ise, gene kendi tarzını gösterecek şekilde bir açık sözlülük içerisine girmesi. Filmde malum birtakım sevişme sahneleri var, filmin yayımlandığı yıl sansür-otosansür muhabbetleri yapılmış, yönetmen birçok kez otosansür olmadığını dile getirmiş ama iki seyirci pek de derslerine çalışmayıp “dur bizim burada da bir sözümüz olsun” diye kendisine iki soru yöneltti. Erkek olan seyirci, “bu otosansür meselesini nasıl aştınız?” gibisinden bir soru sordu. Yönetmen de “ben bunu bin defa anlattım ama anlamanız için bir kez daha anlatayım” diyerek mevzuyu anlattı. İkincisi ise daha trajikomik olan bir husustu. Kadın seyirci, bu sevişme sahnelerindeki oyunculardan bahsederken, hiç duymadığım bir şey söyleyerek “yakınlık koçu” şeklinde bir şeyden bahsetti. Yani yine ıvır-zıvır, cart-curt koçluğu meseleleri bir anda kendini gündeme getirdi. Seyirci, yaklaşma koçluğu ile bu tarz profesyonellik gerektiren yaklaşma anlarının olması gerektiği gibi gerçekleşebileceğini söyledi. Esasen kendisi de bir yakınlık koçu olduğu için bu tür yakınlaşma anlarına öncülük edebileceğini ifade etmeye çalıştı, ezcümle kendini bir tür öne çıkarmaya çalıştı, kimbilir başka filmlerinde kendisine danışılabilir belki diye 🙂 Tabii ki yönetmen bence içinden buna “zırvalık” dedi ama ayıp olmasın diye, “ben böyle şeylere inanmam, sendikanın prosedürlerinde böyle bir şey varsa olabilir ama bu benim tarzım değil, benim tercih edeceğim şeyler değil, ben yönetmenliğime ve oyuncularımın da oyunculuğuna bakarım, onalrı bilirim” minvalinde bir şeyler söyledi. Seyirci de tabii ki bir şey diyemedi. Ota boka koçluk yapan tiplerin bu çaresiz hâli beni güldürmüştü 🙂 Halbuki gerek yönetmen gerekse oyuncular sahnelerin gerektirdiği psikodrama eğitimlerini fazlasıyla almış ve içselleştirmiş kişiler idi.
- Seyahat ederek yazan birisi, insanlarla tanışan, her birinin hayat hikâyesini dinleyen ve buralardan kendisine “malzemeler” çıkaran bir yönetmen. İlginç bir şekilde gördüklerini yazmak yerine hafızasına tutuyor, unutmamaya çalışıyor. Burası ilginç, normalde notlar alınarak gözlemler kalıcı hâle getirilir ama o bunu tercih etmediğini söyledi fakat bol bol fotoğraf çektiğini söyledi, bu da bir kalıcı iz bırakma yöntemi.
- Tabi salonda sinema öğrencileri de olduğu için o standart bahis yine konuşuldu, bir tür tavsiyeler. Söylediği şey oldukça kıymetliydi: bunu bir iş olarak görmemeleri. Ve sahiden iyi bir film yapmak için iyi yaşamayı, önce yaşamayı öğrenmeyi, yaşamdan feragat etmemeyi öğrenilmesi gerektiğini söyledi. Bu çok kayda değer bir hamle. Yaşamayı öğrenmek gerekiyor, iyi yaşamayı öğrenmek gerekiyor, tam bir da kendisinin flâneurlüğüne yansıtacak cinsten şeyler.
- Yukarıdaki madde ile ilgili olarak şuna da dikkat çekti; dışarıda yürürken gençlerin devasa büyük kulaklıklarla hayata kendilerini kapatmaları. “Neler kaçırdıkların farkında bile değiller, bunu tercih etmeyenlerin neler kaçırdıklarını bize anlatmaları gerekiyor, o kulaklıklar takılarak neler kazanılıyor, takmayanlar neleri kaybediyorlar sahiden anlatmaları gerekiyor,” dedi. Haklı, dışarıda hayatın akışına şahit oluruz ama ona kulak kabartmak yerine kulağımızı kapatırız. Zaten birçok insan içe dönüktür, bir de bu devasa yalıtılmıştık hâli devreye girdiğinde hayata yabancılaşmış karakterler türüyor fazlasıyla.
- Kendisine günlük tutup tutmadığını, dönüp dolaşıp tekrar okuduğu, karıştırdığı kitaplar olup olmadığını sordum. Tatar Çölü‘nü, Birhan Keskin’in şiirlerini ve Alejandro Zambra’yı söyledi, günlük de tutmuyormuş. Çalışma sırasında kağıt kalem mi yoksa bilgisayarla çalışmayı mı tercih ettiğini sordum. İlk filminin hazırlıklarını kağıt kalemle yapmış ama daha sonrasında onların kaybolma durumu ortaya çıkınca bilgisayara geçmiş.