Ben Cobley, UnHerd‘deki “Alasdair MacIntyre Was Right All Along” başlıklı yazısında Alasdair MacIntyre’ın 1981 tarihli Erdem Peşinde kitabını ve onun bugünkü geçerliliğini ele alıyor. Kitabın temel iddiası şudur: Aydınlanma filozofları, Hıristiyan ahlakını akılcı bir zemine oturtmaya çalıştı ama başaramadı. Bu başarısızlık, Batı’nın ahlaki söylemini ortak bir temelden yoksun bıraktı, felsefe ise kültürel merkezini yitirerek dar akademik bir köşeye çekildi. Geriye kalan bu boşluğu MacIntyre “duyguculuk (emotivism)” kavramıyla açıklıyor: ahlaki iddiaların özünde kişisel çıkar ya da keyfi tercihten başka bir şey olmadığını varsayan bir tutum. Cobley’e göre bugün göç politikasından kimlik siyasetine siyasi tartışmaların neden çözümsüz döngülerde sıkıştığını açıklayan şey budur. Devlet “nezaket” ve “merhamet” gibi Hıristiyan kökenli duygulara yaslanmaya çalışır; karşı cephe ise bunu ikiyüzlülük olarak geri çevirir. Kimse kimseyi ikna edemez, çünkü ortak bir ahlaki dil kalmamıştır. MacIntyre’ın önerdiği alternatif yol ise Aristotelesçi bir erdem anlayışıdır: bireyin öznel değer yargılarından değil, mesleğin, zanaatın, kurumun içinden yani pratikten türeyen erdemler. İyi bir gemi kaptanını iyi yapan şeyi kaptanlık mesleği belirler, iyi bir futbolcuyu iyi yapan şeyi futbol oyunu belirler. Cobley bu çerçeveyi günümüze uyarlayarak DEI [Diversity (Çeşitlilik), Equity (Eşitlik/Hakkaniyet) ve Inclusion (Kapsayıcılık)] savunucularını, bürokratik uzmanları ve protestocuları, nesnel bir dayanaktan değil, kendi ahlaki konumlarının dokunulmazlığından yola çıkarak konuşan MacIntyre’ın duygucu/duygusal karakterleri olarak okuyor.
Anne-Sophie Moreau, Philosophie Magazine‘deki “Opposition, résistance, dissidence : quelle forme donner à nos luttes?” başlıklı yazısında direniş, muhalefet ve itaatsizlik kavramları arasındaki felsefi ve tarihsel ayrımları inceliyor. Yazı, direniş kelimesinin Latince kökünden hareketle başlıyor: resistere — baskıya rağmen yerinde durmak. Moreau’ya göre direniş, muhalefetten yapısal olarak farklı: muhalif, rakibinin karşısına açıkça çıkar ve bir alternatif sunar; direniş ise çoğunlukla gizlilik gerektirir, net bir siyasi program taşımaz, koşulların zorlamasıyla doğar. Yazı, bu ayrımı II. Dünya Savaşı Fransız Direnişi’nden örneklerle somutlaştırıyor. Tarihçi ve direniş üyesi Jean-Pierre Vernant’tan aktarılan bir gözlem öne çıkıyor: gerçek cesaret, dışa değil içe dönüktür; kırılmamak, bükülmemek, vazgeçmemek. Direnen her zaman güçsüz olandır; David ile Goliath’ın ya da La Fontaine’in meşe ile kamışının geriliminde yaşayan bir figür. Moreau, yazıyı tarihsel örneklerin ötesine taşıyarak soruyu bugüne açıyor: totaliter rejimler ortadan kalktı, ama direniş ruhu yok mu oldu? Yeni tehditler karşısında, farklı biçimlerde de olsa, direnişin yeniden anlam kazanıp kazanamayacağını soruyor. Yanıt vermiyor; soruyu açık bırakıyor.
Philosophy Now‘ın 173. sayısında “Why Do The Evil Still Prosper?” sorusu aylık soru olarak okuyuculara yöneltilmiş; yanıtlar farklı disiplinlerden geliyor. Yazı tekil bir argüman değil, birbirinden bağımsız kısa felsefi denemelerden oluşuyor. Ortak zemin şu: kötünün neden cezasız kaldığını açıklamak için tek bir çerçeve yetmiyor. Yanıtlar birkaç eksen etrafında kümeleniyor. Sistemik açıklamalar öne çıkıyor: kurumsal çürüme, hesap sorma mekanizmalarının zayıflığı, güç dengesizliği kötülüğün yapısal sürdürücüleri olarak tanımlanıyor. Evrimsel bir açıklama da var: aldatma, baskınlık ve sömürü kısa vadede adaptif stratejiler olduğu için seçilim bunları eliyor; ahlak ise ancak ceza mekanizmaları ve karşılıklılık gibi sosyal desteklerle ayakta kalabiliyor. Felsefi yanıtlar ise kötülüğün “refah” sayılan şeyin yanlış anlaşılmasından beslendiğini öne sürüyor: Aristoteles’in eudaimonia‘sı ya da Ruskin’in illth kavramı üzerinden, görünürdeki kazanımın gerçek anlamda bir zenginlik olmadığı savunuluyor. En sert yanıt belki de kabileci psikolojiye odaklanan katkıda: kötü liderler çoğunlukla açıkça kötü görünmez, bir grubu kurtarıcı olarak konumlanır ve başka bir grubu şeytanlaştırır. Bunu mümkün kılan ise eğitimsizlik, korku ve kayıtsızlık. Birkaç yanıt Freud, Fromm ve Arendt’e başvurarak soruyu daha derine taşıyor: sıradan insanların bürokratik sistemler içinde nasıl kötülüğe ortak olabildiğini ve insanın yıkıma yönelik bilinçdışı eğiliminin bu döngüyü nasıl beslediğini soruyor.